İnanç ve Çarpıtma Arasındaki İnce Çizgi
Din, insanın yeryüzündeki en eski ve en köklü arayışlarından biridir. İnsan, var olduğu günden bu yana yalnızca yaşamakla yetinmemiş; yaşadığını anlamlandırmak istemiştir. Ölümle yüzleşen bilinç, adalet arayan vicdan, merhamete muhtaç kalp ve hakikate yönelen akıl… İlahi olan, işte bu çok katmanlı arayışa bir pusula olsun diye gönderilmiştir. Din, insanı karanlıkta bırakmak için değil; yönünü bulabilmesi için vardır.
Ne var ki tarih, çoğu zaman dinin kendisinin değil; din adına yapılanların tarihidir. Ve bu tarih, insanın hakikati nasıl eğip bükebildiğinin, nasıl kendi çıkarını kutsallaştırabildiğinin acı bir kaydıdır. Sorun, dine yöneltilmiş bir itirazdan çok; ilahi olanın, beşerî ellerde uğradığı dönüşüme yöneliktir. Allah adına gönderilenin, yine Allah adına bozulmasıdır asıl trajedi.
Bir ayete canını vermesi beklenen bir bilinç, yüzlerce ayeti bir menkıbeye, bir rivayete ya da kutsallaştırılmış bir anlatıya feda edebilecek kadar savrulmuştur. Hakikat, sembollerin, masalların ve sorgulanamaz ilan edilen hurafelerin altında ezilmiştir. Oysa vahiy, gizem üretmek için değil; apaçık olmak için indirilmiştir. Anlaşılmak için gelen bir mesaj, anlaşılmaz kılınmıştır.
Kur’an, bir canı kurtarmayı bütün insanlığı kurtarmakla eş tutar. Buna rağmen din, insanı yaşatmanın değil; öldürmenin gerekçesi hâline getirilmiştir. Barışın, esenliğin ve güvenliğin adı olan “İslam”, savaşın ve korkunun diliyle konuşturulmuştur. Selâm vadeden bir inanç; tehdidin, baskının ve kanın eşlik ettiği bir pratiğe dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm ilahi değil; bütünüyle beşerîdir. Çünkü vahiy hayat verir; ölüm meşrulaştırmaz.
Aklı muhatap alan bir dinin, aklı dışlayan hatta lanetleyen bir forma sokulması belki de en büyük kırılmadır. Kur’an, düşünmeyenleri “yaratılmışların en şerlisi” olarak nitelerken; akıl, din adına susturulmuş, sorgulama küfürle eş tutulmuştur. Böylece iman, bilinçli bir tercihten çıkıp kör bir itaate indirgenmiştir. Oysa iman, korkunun değil; idrakin ürünüdür. Akıl devre dışı bırakıldığında din hikmet üretmez; yalnızca korku ve itaat üretir.
Evrensel olarak inmiş bir mesajın; belli kavimlerin, mezheplerin ya da kültürlerin mülkü hâline getirilmesi, ilahiliğin milliyetçilikle kirlenmesidir. Allah’a ait olan; soyla, boyla, mezheple bölüştürülmüş; tek olan din, parçalanmış kimliklerin aracı yapılmıştır. Mezhepler, tarikatlar, şeyhler ve dokunulmaz otoriteler, insanla Allah arasına girmiş; ruhbanlığı reddeden din, fiilen bir ruhban sınıfı üretmiştir.
Hayat vermek için inen din, hayat çalan bir aygıta dönüştüğünde; karanlığı dağıtmak için gelen vahiy, karanlığın gerekçesi yapıldığında; kolaylık dini, taşınamaz bir yüke çevrildiğinde artık ortada ilahi bir mesajdan değil, insanın kendi iktidarını kutsallaştırmasından söz edilir. Din, burada bir amaç olmaktan çıkar; bir araç hâline gelir.
Bilimi, sanatı ve medeniyeti teşvik eden bir inancın; düşüncenin düşmanı gibi sunulması da aynı çarpıtmanın ürünüdür. Çünkü düşünen insan sorgular. Sorgulayan insan ise mutlak otoriteyi rahatsız eder. Bu yüzden din, düşünceyle değil; itaatle özdeşleştirilmiştir. Oysa vahiy, aklı devre dışı bırakmak için değil; onu ayağa kaldırmak için gelmiştir.
Kur’an’la tamamlandığı söylenen bir din, zamanla sayısız kitapla, rivayetle ve kişisel otoritelerle genişletilmiş; Allah’a din öğreten bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Gaybı bilmediğini açıkça söyleyen bir peygamberin ardından, gaybı bildiğini iddia eden yarı-ilah figürler türemiştir. Bu, tevhidin değil; modern ve örtük bir putçuluğun başka bir biçimidir.
Metnin tamamında yankılanan temel soru şudur: Sorun din mi, yoksa din adına konuşan insan mı? Cevap açıktır. Din apaçıktır. Karanlık olan, onu kendi çıkarları için eğip büken zihniyettir. Hakikat değişmez; ama insan, hakikati değiştirmekten çekinmemiştir.
Bu yüzden yapılan eleştiri, yıkmak için değil; aslına döndürmek içindir. Din hâlâ rahmettir. Ama ancak insan, onu yeniden akılla, vicdanla ve sorumluluk bilinciyle okumayı göze alırsa.
Mahmut Celal Özmen

