Kur’an’ı Anlamadan Okumanın Konforu..

Kur’an’ın sesi çoğu zaman dudaklarımızda yankılanıyor, fakat kalbimizin duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Sanki bir ezgiye kapılır gibi okuyor, bir nağmeye tutulur gibi dinliyoruz. Harfler akıyor, sesler yükseliyor, makamlar değişiyor; fakat anlam yerinde sayıyor. Oysa Kur’an, yalnızca kulaklara değil, insanın bütün varlığına hitap eden bir çağrıdır. Onu sadece okumak değil, onunla sarsılmak gerekir.

Çünkü Kur’an, insanın konforunu bozmak için vardır. Onun ayetleri, insanın içindeki suskunluğu kırmak, alışkanlıkların uyuşturucu sessizliğini parçalamak ister. Ama biz, onu bir huzur nesnesine indirgedik; bir ritüelin parçası yaptık. Okudukça rahatlıyor, dinledikçe gevşiyoruz. Oysa belki de okumalıydık ki uykumuz kaçsın, dinlemeliydik ki içimiz daralsın, anlamalıydık ki hayatımız değişsin.

Kur’an’ın ayetleri birer cümle değil; birer aynadır. O aynaya bakmak cesaret ister. Çünkü orada sadece iyiliğimizi değil, zaaflarımızı da görürüz. Kibirlerimizi, korkularımızı, kaçışlarımızı… İşte bu yüzden çoğu zaman o aynaya uzun uzun bakmayız. Hızlıca geçeriz, yüzeyde kalırız. Derine indikçe sorumluluk ağırlaşır, yük artar, insan değişmek zorunda kalır. Biz ise değişmekten çok, olduğu gibi kalmayı seçiyoruz.

Oysa Kur’an, sabit kalanı değil, dönüşeni sever. O, insanı bulunduğu yerden alıp olması gereken yere götürmek ister. Bir çocuğun kalbine merhamet, bir yoksulun kapısına adalet, bir mazlumun omzuna cesaret olarak iner. Fakat biz, onu hayatın dışına itip sadece belirli zamanlara ve mekânlara hapsediyoruz. Sanki o, sadece okunacak bir metinmiş gibi davranıyoruz; yaşanacak bir hakikat olduğunu unutuyoruz.

Kur’an’ın en büyük çağrısı, insanın kendine dönmesidir. Fakat insan, kendisiyle yüzleşmekten kaçan bir varlık… Kendimizi görmek istemiyoruz; çünkü gördüğümüzde değişmek zorunda kalacağımızı biliyoruz. Bu yüzden Kur’an’ı anlamaktan çok anmayı tercih ediyoruz. Anlamak sorumluluk yükler; anmak ise sadece teselli verir. Ve biz çoğu zaman sorumluluk yerine teselliyi seçiyoruz.

Oysa Kur’an, teselli kitabı değil; diriltme kitabıdır. O, insanı bulunduğu yerden alıp olması gereken yere götürmek ister. Bizi yetimin kalbine indirir, mazlumun yanında ayağa kaldırır, zalimin karşısında dik tutar. Ama biz, onun bu çağrısından kaçıyoruz. Çünkü o çağrı, rahatımızı tehdit ediyor, alışkanlıklarımızı kırıyor, düzenimizi sorguluyor.

Kur’an, insanı edilgen değil özne yapmak ister. Hayatın seyircisi değil, kurucusu kılmak ister. Dağlara, denizlere, laboratuvarlara, sokaklara çağırır bizi. Bilmeye, üretmeye, inşa etmeye davet eder. Ama biz, bu çağrıyı dar kalıplara sıkıştırıyoruz. Onu geçmişin içinde donduruyor, bugünün dışına itiyoruz. Sanki hayat değişmemiş, zaman akmamış gibi davranıyoruz. Oysa Kur’an’ın ruhu, zamanın akışıyla birlikte yürümek ister; insanın bulunduğu her anı aydınlatmak ister.

Belki de en acısı şu: Kur’an bize insan olmayı öğretmek isterken, biz insanlığımızdan uzaklaşıyoruz. Gruplara sığınıyor, kimliklere tutunuyor, düşünmekten kaçıyoruz. Çünkü düşünmek yalnızlıktır, risk almaktır, değişmektir. Oysa Kur’an’ın istediği tam da budur: Düşünen, sorgulayan, sorumluluk alan bir insan.

Kur’an, hizipleri parçalamak ister; biz onunla hizipler kurarız. O, insanı özgürleştirmek ister; biz onunla sınırlar çizeriz. O, kalpleri genişletmek ister; biz daraltırız. Oysa hakikat dar kalıplara sığmaz. Hakikat, insanın içini genişleten, ufkunu açan, onu olduğu yerden daha ileriye taşıyan bir çağrıdır.

Ve belki de mesele şurada düğümleniyor: Biz Kur’an’ı hayatımıza indirmiyoruz; onu hayatımızın dışına koyup yukarıdan bakıyoruz. Onu anlamaya çalışmıyor, ona alışmaya çalışıyoruz. Oysa Kur’an alışılacak bir şey değil, altüst edecek bir hakikattir.

Belki bir gün, gerçekten okuyacağız. Kelimeleri değil, kendimizi… Sesimizi değil, suskunluğumuzu… Belki bir gün bir ayetin karşısında durup geçemeyeceğiz; içimiz titreyecek, zihnimiz karışacak, kalbimiz ağırlaşacak. Belki o gün, ilk defa gerçekten dinleyeceğiz.

Ve o zaman, Kur’an sadece dudaklarımızda değil, hayatımızın tam ortasında yankılanacak. Neşemiz kaçacak belki, uykularımız bölünecek, sorularımız çoğalacak… Ama işte tam da o anda, bir şey başlayacak. İçimizde sessizce doğan bir hakikat, yavaş yavaş bütün hayatımızı saracak.

Çünkü Kur’an, okunmak için değil; yaşanmak için inmiştir. Ve insan, onu yaşadığı ölçüde anlar.

Mahmut Celal Özmen