Tevhidin Sessizce Geri Çekildiği Yer
Din, Kur’an’da bir miras değil; bir yüzleşmedir. İnsan, doğduğu yere değil durduğu yere çağrılır. Bu çağrı doğrudandır; araya kimseyi almaz. Çünkü din Allah’ındır ve muhatabı insandır. Ne bir kurumun tekelindedir ne bir soyun gölgesinde yaşar ne de bir insanın omuzlarında taşınır. Bu yüzden tevhid, yalnızca Allah’ın birliği değil; yetkinin paylaşılmamasıdır.
Fakat insan, bu çıplak çağrıyla uzun süre baş başa kalamaz. Çünkü doğrudan muhatap olmak ağırdır. Hesap sormayan aracı, yüzleştirmeyen kutsal figür, susan otorite ister. İşte dinin geri çekilişi burada başlar. Allah konuşur, insan başka sesler arar.
Elçiler bu arayışın ilk durağıdır. Kur’an, onları bilerek yeryüzüne sabitler: Yerler, içerler, hastalanır ve ölürler. Ölüm, elçiliğin dünyaya bakan yönünü kapatır. Elçi susar; mesaj kalır. Bu suskunluk eksiklik değil, sınırdır. Fakat insan, suskunlukla yaşamayı bilmez. Elçinin ölümü, mesajla baş başa kalmak demektir. Ve bu, sorumluluğun devrinin bittiği yerdir.
Bu yüzden elçiler, ölümden sonra da konuşturulur. Duyan, bilen, yetişen varlıklara dönüştürülür. Oysa Kur’an, elçiyi yüceltirken tam da buraya çizgi çeker: “Ben size gaybın anahtarlarını taşımıyorum.” Çünkü gayb, insanın taşıyabileceği bir yük değildir. Gayb paylaşıldığında, tevhid sessizce parçalanır.
Aynı sessiz parçalanma şefaat söyleminde yankılanır. Şefaat, Kur’an’da bir güç değildir; Allah’ın dilediği anlarda açılan bir kapı ihtimalidir. Ama insan, ihtimalle yaşamak istemez. Garanti ister. “Bize bağlıysan kurtulursun” cümlesi bu yüzden bu kadar caziptir. Çünkü sorumluluğu başkasının omzuna bırakır. Hesap günü, bir yüzleşme olmaktan çıkar; ilişkisel bir ayrıcalığa dönüşür. Oysa adalet, ilişki tanımaz. İlke ister.
Din bu noktada şekil değiştirir. Artık Allah’tan değil, temsilcilerden konuşur. Hüküm, vahiyden değil; yorumdan doğar. Allah’ın koymadığı sınırlar kutsanır, koydukları görmezden gelinir. İbadet, Allah’a yöneliş olmaktan çıkar; bir yapıya bağlılığın işaretine dönüşür. İtaat erdem sayılır; düşünce tehlikeli ilan edilir. Böylece din, diri bir hitap olmaktan çıkar; korunması gereken bir düzen hâline gelir.
Bu düzen, mitlerle beslenir. Keşf ve keramet anlatıları burada devreye girer. Akıl, bu anlatıların karşısında susar. Çünkü olağanüstü olan sorgulanmaz. İnsan, ayetle değil menkıbeyle öğrenir. Din, açıklık değil hayranlık üretir. Oysa vahiy, büyülemez; ikna eder. Sis üretmez; yol açar.
Soy bu sisin içinde kutsanır. Kan, ahlâkın önüne geçer. “Bizden” olmak, doğru olmaktan daha kıymetli hâle gelir. Kur’an’ın parçaladığı cahiliye mantığı, bu kez din diliyle geri döner. Oysa vahiy, soyu değil sorumluluğu miras bırakır. Yakınlık kurtarmaz; yük bindirir. En sert uyarılar en yakına yönelir. Çünkü adalet, mesafeye göre işlemez.
Şekil, anlamdan koparıldığında ibadet de bu sessiz kaymanın parçası olur. Zikir, bilinç olmaktan çıkar; ritme teslim edilir. Beden döner, ses yükselir, duygu kabarır; fakat insan değişmez. Estetik, içe değil dışa taşır. İbadet izlenen bir sahneye dönüştüğünde, insan Allah’ı anmaz; yapılanı seyreder. Oysa gerçek zikir rahatsız eder. Çünkü insanı, Allah’ın huzurunda kendisiyle baş başa bırakır.
Bu rahatsızlıktan kaçan insan, mezarın sessizliğine sığınır. Kabir, Kur’an’da bir durak değil; bir bekleyiştir. Ama insan, beklemek istemez. Mezarlar bu yüzden konuşur hâle getirilir. Duyanlar, görenler, yetişenler üretilir. Oysa kabir sessizdir. Bu sessizlik, ilâhî bir sınırdır. Ve bu sınır aşıldığında, dirilik Allah’tan alınır, toprağa dağıtılır.
Dil de bu bulanıklığın taşıyıcısı olur. Beşerî sözler, ilâhî adla anılır. Duygusal etki, ölçünün yerine geçer. Kur’an, hissettiren metinlerden biri hâline gelir. Oysa Kur’an, rahatlatmak için değil; yerinden etmek için konuşur. Onun çağrısı ağırdır, çünkü sorumluluk yükler.
Duvarlara asılan yazılar bu yüzden okunmaz. Anlam askıya alınır, göz tatmin edilir. İnanç, düşünce olmaktan çıkar; dekor olur. Ama dekor hesap sormaz. Kur’an ise durduğu yerde durmaz; insanı yerinden eder.
Secde, bu yer değiştirmenin en açık göstergesidir. Secde Allah’a aitken, insanlara yöneldiğinde; din de yön değiştirir. Makam kutsallaştığında, adalet susar. Post dokunulmaz olduğunda, tevhid yaralanır. Çünkü secde, yalnızca bir eğilme değil; kimin önünde durduğunu bilmektir.
Yardım bile bu düzende bir iktidar aracına dönüşebilir. İnfak, özgürleştirmek yerine bağlayabilir. Sorulamayan her iyilik, iyilik olmaktan çıkar. Allah için denilen her talep, sorgulamanın dışına itildiğinde; din merhamet üretmez, bağımlılık üretir.
Ve nihayet kurtuluş satılır. “Senin imanını kurtardım” diyen dil, Allah’ın yetkisini insana taşır. Bu dil, insanı rahatlatır. Ama rahatlayan insan, uyanmaz. Oysa iman, bir belge değil; ömür boyu taşınan bir yüktür. Kimse kimsenin yükünü taşımaz. Kimse kimsenin yerine hesap vermez.
Kur’an’ın bütün bu ısrarı, tek bir noktada birleşir: Sorumluluk devredilemez. Elçiler gitmiştir. Soylar susar. Mitler dağılır. Geriye kalan tek şey, insanla ilâhî söz arasındaki çıplak bağdır.
Tevhid tam da burada başlar:
Araya kimseyi koymadığında.
Yükünü başkasına bırakmadığında.
Ve Allah’ın huzurunda, yalnız kaldığında.
Mahmut Celal Özmen

