Beşer Olarak İnsan, Deri Algısı ve Duyusal Süreklilik

İnsan algısının nerede başladığı, düşüncede mi yoksa bedende mi temellendiği sorusu, Kur’an’ın insanı anlatırken bedene, özellikle de deriye temas eden diliyle birlikte yeniden anlam kazanır. Bu yazıda, Kur’an’daki deri ve bedensel algı üzerinden kurulan ifadelerin, çağdaş bilimsel verilerle birlikte okunmaktadır. 

Kur’an-ı Kerim’de insanın beşer olarak da tanımlanışı bu bağlamda dikkat çekicidir. Beşer kelimesi daha çok kişinin maddi yapısını, insan kelimesi ise maddi ve manevi yapısını birlikte ifade etmek için kullanılır. Arapçada deriye beşere (البشرة) denir. Beşer (بشر) ile aynı kökten gelen bu ifade, insanın kendi derisinin farkında oluşuna işaret eder. Bu farkındalık sebebiyle beşer, elbise giymek zorunda olan ve dünyanın her yerinde, her mevsimde yaşayabilen tek canlıdır (Bayındır, 2019).

Kur’an’ın bedene, özellikle de deriye yönelen bu dili, insanın algı ve anlam kurma sürecinin yalnızca zihinsel değil, bedensel bir temele de yaslandığını düşündürür. Bu noktada Kur’an, bilimsel bilginin alternatifi olarak değil; insanı ve varoluş sürecini anlamada yön tayin eden bir rehber olarak okunur. Bilim ise bu yöneliş doğrultusunda, zaman içinde biriken ve gelişen yöntemlerle ilerler; insanın oluşumunu, duyularını ve bedensel tepkilerini giderek daha ayrıntılı biçimde açıklamaya çalışır. Bu nedenle Kur’an’ın kavramları, değişken veriler sunan bir alanla yarışmaz; aksine, araştırma ve düşünmenin istikametini belirleyen bir pusula işlevi görür.

Kur’an’ın ilk emri olan “İkra”, bu bağlamda yalnızca yazılı bir metni okumayı değil; insanı, bedeni ve oluşum sürecini anlamaya yönelik daha geniş bir farkındalığı ifade eder (Alak 96/1). Okuma çağrısı, zihne olduğu kadar bedene ve deneyime de yöneliktir. Bu bakış açısı, Zümer suresi 23. ayette açık biçimde görünür.

Burada جُلُود kelimesi, duygusal ve manevi etkinin doğrudan bedende, özellikle deride hissedildiğini anlatır. Yani Kur’an, korku ve huşûyu yalnızca kalbe ya da düşünceye değil, bedensel algıya da bağlar.

Ayette Allah anıldığında önce derilerin ürperdiği, ardından derilerin ve kalplerin yumuşadığı ifade edilir. Bu sıra, algının önce bedensel bir tepki olarak başladığını, bilişsel değerlendirmeden önce duyusal ve duygusal bir karşılık bulduğunu gösterir. Deri, burada pasif bir örtü değil; anlamın dünyayla ilk temas ettiği, duyunun ve duygunun eşzamanlı olarak devreye girdiği bir eşik olarak konumlanır.

Üç Karanlıkta Başlayan Oluşum

Kur’an, insanın yaratılışını tek seferlik bir olay olarak değil; aşamalı ve korunmuş bir süreç olarak ele alır. Zümer suresi 6. ayette insanın “üç karanlık içinde” yaratıldığı belirtilir. Ayet bu karanlıkları isimlendirmez; ancak anne karnındaki kapalı, katmanlı ve dış etkilerden korunmuş yapıya dikkat çeker. Modern tıpta da gebelik süreci, gelişimi izleyebilmek için üç ana dönemde ele alınır. Günlük dilde “ilk aylar, ortası ve sonu” şeklinde anılan bu evreler, bilimsel literatürde trimester olarak adlandırılır. Bu sınıflandırma, bebeğin gelişimini takip etmeye yönelik teknik bir çerçeve sunar.

İnsan gelişimi, yalnızca fiziksel organların olgunlaşmasını değil, bedensel algının aşamalı biçimde ortaya çıkışını da kapsar. Özellikle gebeliğin ikinci trimesterinde fetusun çevresel uyaranlara düzenli bedensel tepkiler vermeye başladığı bilinmektedir. Bu dönemde henüz bilinçli işitme tam olarak gelişmemişken, ses ve titreşimler anne karnında deri, kemik ve amniyotik sıvı aracılığıyla algılanır.

Türkçe literatürde bu süreç çoğunlukla fetal işitsel gelişim ve fetal vibroakustik yanıt başlıkları altında ele alınmakta; yabancı kaynaklarda ise tepkisel işitme (reactive hearing) ya da vibroakustik duyarlılık (vibroacoustic sensitivity) kavramlarıyla tanımlanmaktadır.

Böylece algının kökeninin doğumdan önce bedensel düzeyde başladığı, bilinçli işitmenin ise bu erken duyusal zemin üzerine inşa edildiği anlaşılmaktadır. Ciltte/deride başlayan bu duyarlılık, zamanla işitsel algıyla genişler ve fizyolojik ritimler üzerinden duygusal düzenleme süreçlerine bağlanır.

Kalbin İlk Dili Ritim

Kur’an’da kalp kavramı, insanın yönelişini ve duygusal dengesini belirleyen merkezî bir yapı olarak ele alınır. Algının bedensel düzeyde başlaması ve işitsel hitapla harekete geçmesi, anlamın nihai olarak kalpte yerleştiğini düşündürür. Bu yönüyle kalp, yalnızca biyolojik bir organ değil; algının derinleştiği, değerlendirmeye dönüştüğü ve insanın yöneldiği istikametin belirlendiği ‘akleden’ bir merkezdir (Çalışkan, 2021). Böylece kalp, bedensel algı ile anlam dünyası arasında düzenleyici bir merkez olarak anlaşılır.

Bu yaklaşım, Kur’an’da insan zihninin unutkan yapısıyla fıtrî yöneliş arasındaki farkı da görünür kılar. Unutma, çoğu zaman zihinsel bir yetersizlikten ziyade dikkatin dağılması ve yön kaybı olarak ele alınır. Buna karşılık insan, yaratılışı gereği yönelmeye, etkilenmeye ve tepki vermeye açık bir varlıktır. Zihin unutabilir; ancak kalp yönelmeye devam eder. Bu nedenle Kur’an’da hatırlama (zikr), bilginin depolanmasından çok yönelişin yeniden düzenlenmesi anlamı taşır diyebiliriz. Bu kavramsal çerçeve, kalbin ritimle başlayan ve bedensel süreçlerle ilişkili düzenleyici rolünü anlamak için sağlam bir zemin sunar.

Kalbin yalnızca mekanik bir pompa olmadığı, modern nörokardiyoloji alanında açık biçimde ortaya konmuştur. HeartMath Enstitüsü tarafından yürütülen çalışmalar, kalbin kendi içinde yaklaşık 40.000 nörondan oluşan bağımsız bir sinir ağına sahip olduğunu ve bu ağın beyne sürekli sinyal gönderdiğini göstermektedir. Kalp ritmi üzerinden ölçülen kalp atım değişkenliği (HRV), bireyin duygusal durumu, stres düzeyi ve algısal tepkileriyle doğrudan ilişkilidir (McCraty et al., 2009). Bu bulgular, kalbin yalnızca dolaşımı değil, algısal ve duygusal düzeni de yöneten aktif bir merkez olduğunu ortaya koyar.

Kur’an’da geçen kalp (kalb), fuâd ve sadr kavramları bu çok katmanlı yapıyı birlikte yansıtır.Kur’an’a göre insan, ana rahminde bedensel olarak zaten canlı (hayy) bir varlık hâline geldikten sonra ruh üflenmesiyle birlikte algı, yöneliş ve sorumluluk taşıyan niteliksel bir eşikten geçer. Ruh üflenmesini takiben işitme ve görme gibi duyusal kanalların özellikle anılması, bu aşamanın biyolojik canlılıktan ziyade algı ve anlamla ilişkili bir düzeyi ifade ettiğini gösterir (Secde 32/9; Mü’minûn 23/14). Ancak Kur’an’da algı, duyularla sınırlı bir süreç olarak bırakılmaz; asıl kavrayışın kalpte gerçekleştiği açıkça vurgulanır. Nitekim “kalpleri olduğu hâlde onlarla kavrayamayanlardan söz edilmesi, anlamın nihai yerleşim yerinin kalp olduğunu gösterir (Hac 22/46).

Kalbin bu algısal ve duygusal derinliği, Kur’an’da fuâd kavramıyla daha da belirginleşir. İçsel sarsılma, etkilenme ve yoğun duygusal karşılıklar bu düzeyde ifade edilir; Hz. Musa’nın annesinin yaşadığı hâlin fuâd üzerinden anlatılması bu duruma örnektir (Kasas 28/10). Sadr ise insanın iç dünyasında meydana gelen açıklık ya da daralmayı ifade eder; hidayete yöneliş ya da ondan uzaklaşma, bu içsel genişleme ya da sıkışma diliyle anlatılır (En‘âm 6/125). Böylece Kur’an’da algı, bedenden başlayıp kalpte derinleşen ve iç dünyada yön kazanan bütünlüklü bir süreç olarak tasvir edilir.

Bu bütünlük, insanın sorumluluk taşıyan bir varlık oluşuyla tamamlanır. Kur’an’da emanetin insana yüklenmesi, onun yalnızca algılayan değil, yönelen, tercih eden ve sonuçlarından sorumlu olan bir varlık hâline geldiğini ifade eder (Ahzâb 33/72). Bu sorumluluk, insanın algı kanallarını da kapsar. İşitme, görme ve kalp; kişinin peşine düştüğü her şeyden hesaba çekileceği unsurlar olarak birlikte anılır (İsrâ 17/36). Hatta kıyamet sahnesinde deri, kulak ve gözün insana karşı şahitlik edeceğinin bildirilmesi, algının bedensel düzeyde başlayan her temasının ahlâkî bir kayda dönüştüğünü ortaya koyar (Fussilet 41/20–21).

Bu çerçevede Kur’an, algıyı ne yalnızca zihinsel bir faaliyet ne de salt bedensel bir tepki olarak ele alır. Algı, bedende başlayan, kalpte anlam kazanan ve insanın yönelişini belirleyen bir süreçtir. Böylece insan, Kur’an’da canlı bir beden olmanın ötesinde; algı, anlam ve sorumluluğu birlikte taşıyan bütünlüklü bir varlık olarak konumlanır.

Zümer suresi 23. ayette “Allah anıldığında derilerin ürpermesi, ardından derilerin ve kalplerin yumuşaması ”ifadesi, anlam yüklü bir uyarının önce bedensel bir tepki olarak deride ortaya çıktığını, ardından kalp üzerinden içsel bir yumuşamaya dönüştüğünü bildirir. Böylece deri ve kalp, aynı algısal sürecin ardışık fakat bütünleşik halkaları olarak konumlanır.

İşitmenin İki Yüzü Sem’a ve Reactive Hearing (Tepkisel İşitme)

Kur’an’da işitme, çoğunlukla “sem’a” kavramıyla ifade edilir. Nahl suresi 78. ayette insanın hiçbir şey bilmez hâlde dünyaya geldiği; buna rağmen ruh üflendiğinde işitme (sem’a), görme (basar) ve gönüllerle (donatıldığı bildirilir (Nahl 16/78). Ayet, bilginin sonradan kazanıldığını; algı kapasitesinin ise doğuştan verildiğini açık biçimde ortaya koyar.

Bilimsel araştırmalar, fetüsün özellikle ikinci trimesterde ses ve titreşimlere düzenli fizyolojik tepkiler verdiğini göstermektedir. Bu dönemde kulak kemikçikleri ve işitsel korteks henüz tam olgunlaşmamış olsa bile, titreşimler deri, kemik ve sıvı ortamlar aracılığıyla algılanır. Bu bedensel duyarlılık biçimi literatürde “reaktive hearing / tepkisel işitme” olarak adlandırılır (Hepper & Shahidullah, 1994). Tepkisel işitme, bilinçli anlamlandırmadan önce gelen, otomatik ve bütüncül bir algı düzeyini temsil eder.

Reactive hearing (tepkisel işitme), işitsel uyaranın bilinçli bir dinleme sürecine girmeden önce, sinir sistemi ve bedensel düzenekler aracılığıyla otomatik ve refleksif tepkiler üretmesi olarak tanımlanır. Bu tür bir işitsel algıda ses, öncelikle bedende karşılık bulur; ürperme, kasılma ya da fizyolojik uyarılma gibi tepkiler düşünceden önce ortaya çıkar. Kur’an’da işitsel hitabın deride meydana gelen etkilerle birlikte anılması, algının yalnızca zihinsel değil, bedensel bir temele de yaslandığını gösteren anlamlı bir çerçeve sunar.

Bu noktada işitmenin yalnızca bir duyusal aktarım değil, aynı zamanda duygusal düzenleme ile yakından ilişkili olduğu görülür. Psikoloji ve nörofizyoloji alanındaki çalışmalar, ritmik ve anlamlı seslerin otonom sinir sistemi üzerinde sakinleştirici bir etki oluşturduğunu göstermektedir. Özellikle düzenli ses örüntüleri, kalp atım değişkenliğini artırarak bedeni parasempatik dengeye yönlendirir. Bu durum, işitmenin duyguların düzenlenmesinde aktif bir rol oynadığını ortaya koyar. İşitsel uyaranlarla sağlanan bu düzenleme, kalp ritmini sakinleştirir ve içsel dengeyi destekler.

Bu bulgular, sem’a kavramının yalnızca kulakla sınırlı bir işlevi değil, beden bütünlüğü içinde gerçekleşen; duygu, ritim ve anlamı birlikte düzenleyen çok katmanlı bir işitme sürecini ifade ettiğini ortaya koyar. Anne karnında başlayan bu tepkisel algı, doğum sonrası bilinçli işitmenin zeminini oluşturur ve deri-kalp-sinir sistemi sürekliliği içinde gelişir.

Deri Algının Kapısı

Kur’an’da deri, yalnızca biyolojik bir örtü olarak değil; algının, tepkinin ve şahitliğin merkezi olarak ele alınır. Zümer 23’de derilerin ürpermesini, Fussilet suresi 21. Ayette ise insanın kendi derisinin konuşarak şahitlik edeceği belirtilir; böylece deri, yaşananların pasif tanığı değil, kaydını taşıyan bir yüzey olarak tanımlanır. Nisa suresi 56. ayette derilerin yanıp yeniden yaratılması anlatımı, duyusal algının sürekliliğine dikkat çeker.

Bu yaklaşım, modern fizyolojide derinin sinir sistemiyle kurduğu yoğun ilişki ve duygusal tepkilerin deri üzerinden ölçülebilmesiyle uyumlu bir bütünlük sunar.

Duygusal yaşantının bedensel temelleri, modern psikofizyoloji alanında ölçülebilir göstergeler üzerinden incelenmektedir. Bu göstergelerden biri olan galvanik deri tepkisi (GSR), otonom sinir sisteminin etkinliğini yansıtan fizyolojik bir ölçümdür ve bireyin çevresel ya da duygusal uyaranlara karşı verdiği istemsiz bedensel tepkileri kaydeder. Deri üzerinden iletkenlik değişimlerini temel alan bu yöntem, düşüncenin doğruluğunu ya da inancın içeriğini değil; duygusal yoğunluk ve bedensel uyarılma düzeyini ortaya koyar (Boucsein, 2012).

GSR ölçümleri, duygunun bilinç düzeyine çıkmadan önce bedende nasıl örgütlendiğini göstermesi bakımından, algı ve duygu ilişkisinin fizyolojik temellerini anlamada önemli bir araç sunar.

Bu noktada vurgulanması gereken husus, GSR gibi fizyolojik ölçümlerin duygusal uyarılmanın bedensel yansımalarını kaydettiği; kalplerde geçeni, niyeti ve içsel anlamı bilme iddiası taşımadığıdır. Zira kalplerde olanı ve niyetleri bilen yalnızca Allah’tır. Deri ise algının kaynağı değil; bedende ortaya çıkan duygusal sürecin görünür hâle geldiği bir yansıma alanı olarak işlev görür.

Hayvanlarda da prenatal dönemde dokunsal ve işitsel tepkiler gözlemlenir. Ancak Kur’an, insanın yaratılışında ayrı bir aşamadan söz eder. “Ona ruhumdan üfledim” ifadesi (Hicr 15/29), biyolojik işleyişin ötesinde bir anlam boyutuna işaret eder. Bu ifade, insan algısının yalnızca hayatta kalmaya değil, anlam kurmaya açık olduğunu işaret eder.

İnsan derisi, hayvan derisine kıyasla daha yoğun sinir ağına ve daha karmaşık geri bildirim mekanizmalarına sahiptir. Bu durum, insanın çevresel uyarıları sadece algılamasını değil, onlara anlam yüklemesini de mümkün kılar (Montagu, 1971).

Deriyle Başlayan Yolculuğun Sonu

Kur’an’da ahirette derilerin yanıp yeniden yaratılması tasviri (Nisa 4/56), insan algısının sürekliliğine dikkat çeker. Deriyle başlayan temas ve duyarlılık süreci, yine deri üzerinden tamamlanır. Bu anlatım, derinin insan varoluşundaki merkezi rolünü vurgular.

Sonuç olarak Kur’an’ın kavramsal dili ile modern bilimin verileri birlikte okunduğunda, insan algısının bedenden kopuk bir zihinsel faaliyet olmadığı açık biçimde anlaşılır. Deriyle başlayan temas, kalp ritmiyle derinleşir; sem’a ve tepkisel algıyla duyarlılık kazanır; galvanik deri tepkisiyle ölçülebilir hâle gelir. Kur’an, bilime rakip değildir fakat insanı anlama çabasında güçlü bir kavramsal rehberlik sunar. İnsan, varoluşunun en başından itibaren derisiyle hisseden, işitmesiyle duygusal olarak şekillenen ve kalbiyle bu algıları düzenleyen bir bütünlük içinde yaratılmıştır; Kur’an bu bütünlüğün istikametini gösterir, bilim ise bu istikamette yürürken süreci adım adım anlamaya çalışır.

Mürüvvet Çalışkan

Yayınlandğı yer: https://sophosakademi.org/2026/01/beser-olarak-insan-deri-algisi-ve-duyusal-sureklilik/

————————————————————————-

Kaynakça

  • Bayındır, (2019). Kitap ve Hikmet Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 2019, Sayı: 26, s. 4-23.
  • Boucsein, W. (2012). Elektrodermal aktivite (2. baskı). Springer Science + Business Media. https://doi.org/10.1007/978-1-4614
  • Çalışkan, (2021). https://sophosakademi.org/2021/01/dusunen-beyin-mi-kalp-mi/?
  • Hepper, P. G., & Shahidullah, S. (1994). Development of fetal hearing. Archives of Disease in Childhood, 71(2), F81–F87.
  • Montagu, A. (1971). Touching: The human significance of the skin. Harper & Row.
  • Moore, K. L., Persaud, T. V. N., & Torchia, M. G. (2020). The developing human: Clinically oriented embryology (11th ed.). Elsevier.
  • Sadler, T. W. (2019). Langman’s medical embryology