Kur’an, Akıl ve Yorum: Sınır Nerede?

Din üzerine konuşmaların en çetin tarafı, hakikatin çoğu zaman iki uç arasında ezilmesidir. Bir tarafta şekli kutsallaştıranlar, diğer tarafta anlamı buharlaştıranlar… Ve ortada, sesini duyurmaya çalışan bir denge: ne yalnızca ritüel, ne yalnızca yorum; ne sadece beden, ne sadece ruh.

Son zamanlarda sıkça karşılaşılan bir yaklaşım var: “Din yalnızca Kur’an’dır” diyerek yola çıkan, fakat bu iddiayı çoğu zaman Kur’an’ın kendi bütünlüğünü parçalayarak sürdüren bir anlayış. İlk bakışta oldukça cazip görünüyor. Rivayetlerin karmaşasından, tarihsel yorumların yükünden sıyrılma arzusu… Akla alan açma çabası… Bunlar yabana atılacak şeyler değil. Hatta bu arayışın içinde samimi bir “arınma” isteği de var. Ancak mesele tam da burada başlıyor: Arınma çabası, eğer ölçüsünü kaybederse, geride “arınmış bir din” değil, eksiltilmiş bir din bırakır.

Çünkü din, yalnızca kavramlardan ibaret değildir. “Salat”ı sadece destek, “Savm”u sadece kendini tutma, “Hacc”ı sadece zihinsel bir buluşma olarak okumak; kelimeleri hayattan koparıp soyut birer sembole indirgemek demektir. Oysa din, tam da bu soyut ile somutun kesiştiği yerde hayat bulur. Secde, yalnızca bir eğilme değil; ama secdesiz bir teslimiyet de sadece bir iddiadır. Oruç, yalnızca aç kalmak değildir; fakat açlığın hiç olmadığı bir “oruç”, insanın nefsine dokunmayan bir gölgeye dönüşür.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Eğer her şey mecazsa, sınır nerede başlar? Eğer her şey yorumsa, bağlayıcılık neye dayanır?

İnsan zihni konfora meyyaldir. Zor olanı anlamlandırmak yerine, zor olanı dönüştürmek daha kolaydır. Namazı kaldırmak, orucu yeniden tanımlamak, haccı sembolleştirmek… Bunların hepsi modern hayatla “uyumlu” bir din üretir. Ama uyum ile hakikat her zaman aynı şey değildir. Bazen hakikat, tam da insanı zorlayan yerde durur.

Öte yandan, bu yaklaşımı eleştirirken diğer uçları görmezden gelmek de aynı derecede yanıltıcı olur. Aklını tamamen devre dışı bırakan, sorgulamayı neredeyse günah sayan, dini sadece aktarılan kalıpların tekrarı haline getiren anlayış da aynı şekilde eksiktir. Bu kez ritüel kalır, ruh kaybolur. Şekil korunur ama anlam donar.

Bir de üçüncü bir savrulma var: Dini tamamen bireysel bir “iyi hissetme” alanına çeviren, onu bir tür kişisel gelişim söylemine indirgeyen yaklaşım. Bu bakış açısında din, bağlayıcılığını kaybeder; bir öneriler listesine dönüşür. Ne zorunluluk vardır ne de sınır. Herkes kendi dinini yazar, kendi hakikatini üretir.

Oysa din, bu üç uçtan hiçbirine tam olarak sığmaz. Ne yalnızca kurallar bütünüdür ne yalnızca yorum alanı. Ne sadece geçmişin mirasıdır ne de tamamen bireysel bir deneyim. Din, hem bireyi hem toplumu, hem kalbi hem bedeni içine alan bir dengedir.

İşte tam bu noktada “denge” meselesi belirir. Denge, çoğu zaman yanlış anlaşılır; ortada durmak sanılır. Oysa denge, iki ucu eşitlemek değil, hakikatin ağırlık merkezini bulmaktır. Bazen bu, ritüele daha çok sarılmayı gerektirir; bazen anlamı derinleştirmeyi. Ama hiçbir zaman birini tamamen yok saymayı değil.

Din, ne sadece inanmakla tamamlanır ne de sadece yapmakla. İnanışın eyleme, eylemin anlama dönüşmesi gerekir. Ritüel, ruhsuz kaldığında kabuğa dönüşür; ruh, ritüelsiz kaldığında havada asılı kalır.

Belki de asıl mesele şudur: İnsan, dini kendine uydurmaya çalıştıkça onu kaybeder; kendini dine yaklaştırdıkça onu bulur.

Bu yüzden ne aklı terk etmek çözüm, ne de aklı tek ölçü ilan etmek. Ne geçmişi bütünüyle reddetmek, ne de onu sorgusuz kutsamak. Asıl mesele, bütün bu katmanları birlikte taşıyabilmektir.

Zor olan da tam olarak budur. Ve belki de değerli olan da.

Mahmut Celal Özmen