Oku: Ezberi Bozan Çağrı..

İnsan, kendine en çok ne zaman yabancı düşer? Bildiğini sandığı zamanlarda. Dilinde dolaşan kelimeleri hakikat sanıp, kalbine hiç indirmediğinde… Ezberin serin gölgesine sığındığında. Oysa hakikat, gölgede değil; yakıcı bir ışığın altında, sabırla bakan gözlere görünür.

Ezber, insanı oyalayan bir kesinlik hissi verir. Sanki bilmek, tekrar etmekle mümkünmüş gibi… Oysa Kur’an, bu aldanışı ince bir perde gibi aralar ve fısıldar:

Onların çoğu ancak zanna uyar. Şüphesiz zan, haktan hiçbir şey ifade etmez.” (Yunus, 36)

Zanla beslenen bir bilgi, susuz bir toprak gibidir; ne kök tutar ne de meyve verir.

İlk sesleniş “Oku!”dur. (Alak, 1)

Bu emir, sadece gözlere değil, kalbe yöneliktir. Harfleri sıralamak değil; anlamın içine yürümektir. Okumak, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesidir. Ezberi bozmak, alışkanlıkları kırmak, kendini yeniden kurmaktır.

Çünkü insan, çoğu zaman gördüğünü değil; görmeye alıştığını zanneder. İşte bu yüzden ilahi hitap sarsar:

Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar; gözleri vardır, onunla görmezler…” (A‘raf, 179)

Ne ağır bir uyarıdır bu… Görmekle bakmak arasındaki o ince çizgide kaybolan insana söylenmiş bir söz. Ezber, o çizgiyi siler; okuma ise yeniden çizer.

Ve sonra ardı ardına gelen sorular… Sanki insanın içine bırakılmış yankılar gibi:

Hiç düşünmez misiniz?” (Bakara, 44)

Akletmez misiniz?” (Sâffât, 138)

Bu sorular cevap istemez yalnızca; uyanış ister. Çünkü düşünmek, ezberin duvarlarını çatlatır. Akletmek, insanı başkasının sözünden kendi hakikatine taşır.

Ama insan çoğu zaman kolay olanı seçer. Atalarının izini sürer, sorgulamadan tekrar eder.

Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız…” (Bakara, 170)

Bu söz, sadece geçmişin değil, bugünün de itirafıdır. Ezberin en köklü hâli, işte bu kör bağlılıktır.

Oysa hakikat miras bırakılmaz. Onu her insan, kendi iç yolculuğunda bulur. Okuyarak… Düşünerek… Sorgulayarak…

Ve işte o zaman bilgi, kuru bir yığın olmaktan çıkar; hikmete dönüşür.

Kur’an’ın şu sesi, bu dönüşümün kapısını aralar:

De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9)

Buradaki bilmek, dilde değil; derinliktedir. Ezberde değil; idraktadır.

Ezberlemek kolaydır. Kelimeleri dizersin, cümleleri saklarsın. Ama okumak zordur. Çünkü okuyan insan değişir. Bildiklerini kaybeder, yerine gerçeği koyar. Ve bu, her zaman huzurlu bir süreç değildir. Bazen insan, en çok kendi içindeki yanlışlarla yüzleşirken yorulur.

Fakat işte tam da o yorgunlukta, hakikat kendini gösterir.

Artık mesele şudur: Tekrar edenlerden mi olacağız, yoksa anlayanlardan mı? Zanla yetinenlerden mi, yoksa görmeye cesaret edenlerden mi?

Çünkü iman, ezberin sessizliğinde değil; anlamın aydınlığında doğar.

Ve insan, ancak okuyabildiği kadar inanır.

Mahmut Celal Özmen