Algı, Hidayet ve Küfür Ekseninde İnsan

Bu çalışma daha önce kaleme alınan Ziyâ, Nur ve Gözlem Üzerine Bir Deneme adlı metnin devamı niteliğindedir. Önceki metinde nur ile ziyâ arasındaki ayrım özellikle görünür kılınmaya çalışılmıştı. Enerji yayan, ölçülebilir, ısı üreten, dalga boyları olan ve foton taşıyan fiziksel ışık; yani ziyânın, Kur’an’daki nur kavramıyla aynı düzlemde olmadığı ortaya konulmuştu. Ziyâ, algıyı artıran bir fiziksel olgudur; nur ise yön tayin eden, sorumluluk doğuran ilâhî bir lütuftur. Ziyâ, gözle ölçülür; nur, sorumluluk doğurur. Bu ayrım kaybolduğunda, fiziksel süreçler metafizik anlamlarla yüklenir ve yaratılmış olan, fark edilmeden kutsallaştırılır.

Bu zemin üzerinde ortaya çıkan yorumlardan biri de Nur‑u Muhammedî düşüncesini ele alalım. Bu anlayışta nur, yaratılmış bir hidayet vesilesi olmaktan çıkarılarak varlığın ilkesi gibi konumlandırılır. Metafizik düzlemde bu söylem, yaratıcı ile yaratılan arasındaki sınırı belirsizleştirir. Nurun bu biçimde mutlaklaştırılması, zamanla şirke kapı aralayan bir dil üretir. Nurun ontolojik bir ara varlık hâline getirilmesi, tevhid açısından sürdürülebilir değildir. Her şeyi mükemmel kılmak, gökleri ve yeri yaratmak, karanlıkları ve aydınlığı var etmek yalnızca Allah’a özgüdür. Buna rağmen insan, gördüğünü ve kavradığını mutlaklaştırdığında, ya kendisini ya da başkasını bu mutlaklığa ortak etme eğilimi gösterir. En‘âm 6/1 ayetinde dile getirilen “Rablerine denkler tutma” hâli, küfrün ve şirkin algı düzeyinde nasıl üretildiğini anlamak için temel bir eşiktir.

Allah Göklerin ve Yerin Nurudur ile Nurun Yaratılmışlığı Nasıl Birlikte Anlaşılmalı?
Kur’an’da “Allah göklerin ve yerin nurudur” ifadesi (Nûr 24/35), Allah’ın zatını tanımlayan ontolojik bir özdeşlik cümlesi değildir; işlevsel ve yönlendirici bir nispet bildirir. Nitekim ayet, “O’nun nurunun misali” ifadesiyle başlar ve temsil diline geçer. Kandil, cam, yağ ve ışık gibi unsurların tamamı yaratılmıştır. Bu temsil, Allah’ın zatını değil, insana ulaşan hidayetin nasıl tecelli ettiğini anlatır. Bu noktada En‘âm 6/1 ayeti belirleyici bir sınır çizer:

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru var eden Allah’adır.”

Bu ayet, nurun da zulümât gibi yaratılmış olduğunu açıkça bildirir. Böylece Kur’an, nurun ilâhî zatla özdeşleştirilmesini peşinen reddeder. Nur, Allah değildir; Allah’ın yarattığı ve dilediğine ilettiği bir hidayet vasıtasıdır. Bu iki ayet birlikte okunduğunda Kur’an’ın tevhid dengesi ortaya çıkar: Allah, yaratılmış hiçbir şeye benzemez (Şura 42/11) ayeti bu dengeyi mutlaklaştırır.

Bu makalede basar, ra’y, şükür, küfür, nur, hidayet ve takva kavramları; insanın algısı, sorumluluğu ve sınanmışlığı bağlamında ele alınacaktır. Amaç, bu kavramları tanımlamak değil; insanın nerede durduğunu, neyi gördüğünü ve neyi örttüğünü görünür kılmaktır. Çünkü Kur’an’a göre sorun çoğu zaman hakikatin yokluğu değil; hakikatin üzerinin örtülmesidir.

Ruhla Açılan Algı ve Sorumluluk
Kur’an’a göre insan, yalnızca maddî bir beden olarak var edilmez. Ona diğer canlılardan ayırıcı bir nitelik olarak ruhtan üflenmiştir. Bu üfleme, insana verilen yetilerin salt biyolojik işlevler olmadığını; anlam, yön ve sorumluluk taşıdığını gösterir. Görme de bu bağlamda ele alınmalıdır. İnsan gözü ışığı algılar; fakat basar, ruhla irtibatlı bir idrak kapısı olarak anlam kazanır. Bu nedenle Kur’an, görmeyi ahlâkî ve epistemik bir yükümlülük alanı içindedeğerlendirir.

Kur’an’da insana nispet edilen görme, tek boyutlu bir algı değildir. Basar, biyolojik bir görme yetisi olmanın ötesinde, insana emanet edilmiş bir idrak kapısıdır. Gözle algılanan şeyin anlam kazanması, insanın ra’y ile yani bilinçli değerlendirme, kanaat oluşturma ve yön tayin etme kapasitesiyle mümkündür. Bu sebeple Kur’an’da görmek sıkça ahlâkî bir bağlamda ele alınır; basar verilmiştir fakat onunla neyin seçildiği insanın sorumluluğudur.

İlâhî basar ile insan basarı arasındaki fark burada belirginleşir. Allah’ın görmesi bir algı süreci değildir; zamanla, mesafeyle, bakış açısıyla sınırlı değildir. Kur’an bunu Şura 11. ayette bu durumu açıkça ifade eder.

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O işitendir, görendir.” (Şûrâ 42/11)

Bu ayet, Allah’a nispet edilen sıfatların insanî tecrübelerle özdeşleştirilemeyeceğini kesin biçimde ortaya koyar. İnsan görür çünkü kendisine görme verilmiştir; Allah görür çünkü O’nun görmesi zatına ait, kuşatıcı ve mutlak bir idraktir.

İnsan açısından basar, hakikati zorunlu kılmaz. Görülen şey doğru yorumlanmayabilir, hatta bilerek örtülebilir. İşte bu noktada ra’y, basarı ya hidayete açan ya da onu karartan bir eşik hâline getirir. Bu nedenle görme, insan için nötr bir yeti değil; sınav vesilesidir.

Bu ayrım, insan algısının neden ilâhîleştirilemeyeceğini de gösterir. İnsan, gördüğünü mutlaklaştırdığında, algısını hakikatin yerine koyar. Oysa basar verilmiştir, ra’y sorumlulukla sınanır, hidayet ise insanın ürettiği bir sonuç değil, yöneldiğinde kendisine açılan ilâhî bir lütuftur. Görmenin kendisi değil, görmeye yüklenen anlam insanı konumlandırır.

Bu çerçeve, Kur’an’daki Samirî anlatısının neden yalnızca tarihsel bir kıssa olmadığını da anlamamızı sağlar. Samirî’nin “gördüm” demesi, basarın varlığını değil; ra’yın nasıl sapmaya dönüştüğünü gösteren çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkar.

Görülen Hakikatin Örtülmesi Olarak Küfür
Kur’an’da küfür, yalnızca inkâr etmek anlamına gelmez. Kelimenin kök anlamı, örtmektir. Bu, hakikatin bilinmediği değil; bilindiği hâlde üzerinin bilinçli biçimde kapatıldığı bir durumu ifade eder. Bu nedenle küfür, çoğu zaman cehaletten değil, ra’yın yön değiştirmesinden doğar. Basar görür; fakat ra’y, gördüğünü hakikatle ilişkilendirmek yerine onu bastırır, eğip büker ya da araçsallaştırır.

Samirî kıssası bu bağlamda çarpıcı bir örnek sunar. Samirî, yaptığı eylemi gerekçelendirirken şöyle der:“Ben onların görmediklerini gördüm.” (Tâhâ 20/96)

Ayette kullanılan ifade dikkat çekicidir; Samirî, bir sezgi, bir ilham ya da bir zan iddiasında bulunmaz. Aksine, görmeye dayalı bir üstünlük iddiası kurar. Ancak bu görme, hidayete açılan bir basar değil; ra’yın mutlaklaştırıldığı bir algı sapmasıdır.

Samirî’nin problemi görmemesi değil, gördüğünü hakikatin yerine koymasıdır. Elçinin izinden bir şey aldığını söylemesi, basarın ilâhî bir rehberlik olmaksızın metafizik bir otoriteye dönüştürülmesinin örneğidir. Bu noktada basar, nurla buluşmamış; ra’y, takvayla sınırlandırılmamıştır. Sonuç, hakikatin üzerinin örtülmesi olur. Küfür tam da burada ortaya çıkar. Bu örnek, insan algısının neden mutlaklaştırılamayacağını açıkça gösterir. Görmek, insanı doğruya zorlamaz. Basar verilmiştir; fakat onunla neyin inşa edildiği insanın tercihidir. Samirî, gördüğünü şükre dönüştürmemiş; onu güç, ayrıcalık ve yön tayin aracı hâline getirmiştir. Böylece basar, hidayete değil, sapmaya hizmet etmiştir.

Kur’an’ın küfre yaklaşımı bu yüzden ahlâkîdir. Hakikati bilip örtmek, insanın sorumluluğunu artırır. “Onların kalpleri vardır anlamazlar; gözleri vardır görmezler.” ifadesi, duyuların yokluğunu değil, yönünü kaybetmiş bir idraki anlatır. Basar çalışır, fakat nurdan yoksundur. Bu bağlamda küfür, karanlıkta kalmak değil; ışıkla karşılaşıp onu örtmektir. Samirî, karanlıkta kalan bir figür değil; ışığı kendi lehine çeviren bir örnektir. Bu yüzden kıssa, her çağda tekrar eden bir insanlık hâline işaret eder.

Karanlıktan Aydınlığa Çıkmak Talep Gerektirir
Kur’an, hidayeti pasif bir durum olarak sunmaz. Allah’ın karanlıklardan aydınlığa çıkarması, insanın iradesini ve yönelişini dışlayan bir zorunluluk değildir. Nitekim şöyle buyrulur:

“Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır…” (Bakara 2/257)

Bu ayet, nurun Allah tarafından verildiğini açıkça ortaya koyar. Ancak aynı Kur’an, nurun herkese zorla yüklenmediğini de bildirir:

“Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” (Nûr 24/40)

Bu iki ayet arasında bir çelişki yoktur. Aksine, insanın sorumluluğunu merkeze alan tutarlı bir ilâhî düzen vardır. Allah nura çağırır, yolu açar, rehberliği indirir; fakat ruhla verilmiş basarıhakikate açmak yerine, ra’yını onun önüne koyarak algısını mutlaklaştıran kimse için nur bir imkân olarak kalır. Nurun verilmemesi, keyfî bir mahrumiyet değil; basarın hidayete yöneltilmemesinin sonucudur.

Kur’an’ın çizdiği tablo nettir. Basar, ruhla insana verilmiştir. Ra’y, bu basarla görülenin nasıl yorumlanacağını belirleyen insanî bir tercihtir. Nur, hidayet için indirilmiştir. Takva ise bu sürecin ahlâkî zemini olur. İnsan, basarla hakikate açılabilir; fakat ra’yını merkeze aldığında, gördüğünü örtebilir. Karanlık çoğu zaman görmemekten değil, görüleni örtmekten doğar. Bu yüzden Kur’an, insanı ne algısıyla yüceltir ne de sorumluluktan azade kılar. Basar verilmiştir; yöneliş insana bırakılmıştır. Hidayet zorla değil, talep ile gerçekleşir.

Son Söz Şudur:
Ruhla verilen basarı nura açanlardan mı olacağız, yoksa ra’yını / kişisel görüşünü merkeze alıp hakikatte gördüğünün üzerini örtenlerden mi? Kur’an, insanı tam da bu noktada sarsıcı bir soruyla yüzleştirir:

“Onu anladıktan sonra hâlâ inkâr mı ediyorsunuz?” (Âl-i İmrân 3/70)

İnsan, basarla görür; ra’y ile yorumlar. Ancak bu iki imkân, tek başına anlam üretmeye yetmez. Algı çoğalabilir, bilgi artabilir, hatta sezgi derinleşebilir; fakat ilâhî rehberlik olmadan anlam da istikamet de oluşmaz. Kur’an, insanın en temel yanılgısını burada teşhis eder: Anlamı kendisinin kurabileceğini sanması. Oysa insan, hakikati icat eden değil; kendisine açılan hakikate yönelen bir varlıktır.

Bu nedenle Kur’an’da hidayet, insanın zihinsel kapasitesine değil; yönelişine bağlanır. Basar verilmiştir, fakat nur rehberliktir. Ra’y vardır, fakat anlamı sabitlemez. Hakiki istikamet, ancak ilâhî rehberlikle mümkündür. İnsan, bu rehberliği merkeze aldığında anlam bulur; onu dışladığında gördüğü şeyler çoğalır ama yol kaybolur. Kur’an, bu gerçeği sade ve kesin bir ifadeyle bağlar:

“Kim Benim hidayetime uyarsa, işte onlar doğru yolu bulanlardır.” (Bakara 2/38)

Anlam arayışı burada sonlanır. Çünkü yol, insanın kurduğu bir sistem değil; uyulduğunda istikamet kazandıran ilâhî bir rehberliktir.

Mürüvvet Çalışkan

Yayınlandığı Yer: https://sophosakademi.org/2026/01/algi-yorum-ve-rehberlik-kuranda-basar-ve-nur-iliskisi/