Entropi ve Islah: Kur’ân’da Bozulmaya Karşı İlâhî Rehberlik
Islah Entropiye Karşı Kur’ânî Onarım
Bu metin, Sophos Akademi’de yayımlanan “Modern Bilimin Sınırında Tevhid Okuması: Nur, Ziya, Gözlemci Yanılgısı” ile “Algı, Yorum ve Rehberlik: Kur’ân’da Basar ve Nur İlişkisi” başlıklı yazıların devamı ve tamamlayıcısı olarak kaleme alınmıştır. Önceki iki çalışmada ele alınan fiziksel gerçeklik, algı süreçleri ve rehberlik kavramları; bu son yazıda ahlâk, toplum ve ıslah ekseninde bütüncül bir çerçeveye kavuşturulmaktadır.
Düzen ile Bozulma Arasında: Entropi Bir Kader mi?
İnsanlık tarihi, düzen ile bozulma arasındaki sürekli gerilimin tarihidir. Fizik diliyle konuşulduğunda bu gerilim entropi kavramıyla ifade edilir: Sistemler, kendi hâline bırakıldığında dağılmaya, farklarını kaybetmeye ve işlevsizleşmeye yönelir. Kur’ân ise bu süreci yalnızca tabiatla sınırlı görmez; insanın bireysel, toplumsal ve ahlâkî dünyasında ortaya çıkan bozulmayı fesad, bu bozulmaya karşı yapılan bilinçli müdahaleyi ise ıslah kavramıyla açıklar.
Ölçü ve Denge: Kur’ân’da Kozmik Düzenin İlkesi
Kur’ân’a göre varlık baştan itibaren ölçü ve denge üzere yaratılmıştır. “O, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır” (Kamer 54/49) ayeti, düzenin tesadüf değil ilke olduğunu gösterir. Ancak bu düzen kendiliğinden korunmaz. Fizikte entropi nasıl kaçınılmaz bir eğilimse, insanın müdahalesi olmadığında ahlâkî ve toplumsal çözülme de benzer şekilde kaçınılmaz hâle gelir. Bu yüzden Kur’ân, bozulmayı bir kader olarak değil, sorumluluk alanı olarak ele alır.
Ziya: Enerji, Yayılım ve Dağılmanın Fiziği
Bu noktada ziya kavramı devreye girer. Kur’ân, güneşi “ziya” olarak niteler (Yûnus 10/5). Ziya, kaynağından çıkan ve çevresine enerji yayan ışık demektir. Güneşin enerjisi hayatı mümkün kılar; fakat aynı zamanda fiziksel olarak entropiyi artırır. Enerji yayılır, farklar azalır, düzen çözülmeye başlar. Ziya güçlüdür, dönüştürücüdür; fakat tek başına yön vermez. Buna karşılık Kur’ân, ay için nur kavramını kullanır. Ay ışık üretmez; aldığı ışığı yansıtır ve düzenler. Nur, bu yönüyle yalnızca aydınlatan değil, ayırt ettiren bir ışıktır. Kur’ân’da nur, çoğu zaman hidayet ve doğru yol ile birlikte anılır: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır” (Bakara 2/257). Buradaki karanlık, ışığın yokluğu değil; yönsüzlük ve anlam kaybıdır. Nur ise dağınıklık içinde istikamet kazandırır.
Bilgi Artarken Hikmet Neden Azalır?
Fiziksel entropi kavramı insan dünyasına taşındığında yalnızca bir bozulma değil, bir yön kaybı olarak zihinsel ve sosyal düzlemde karşılık bulur. Bilgi arttıkça hikmetin azalması, bilginin çoğalmasına rağmen onu kuşatan anlam, amaç ve ahlâkî çerçevenin zayıflamasından kaynaklanır. Zihin, veriye hükmedebilir; fakat istikamet yoksa bu veri insanı olgunlaştırmak yerine dağıtır. İmkânların çoğalması sorumluluğu artırması gerekirken, rehberlikten kopuk bilgi insanı hesap verme bilincinden uzaklaştırır. Hız yükseldikçe derinliğin kaybolması da aynı sürecin sonucudur: Düşünmeye zaman tanımayan bilgi akışı, tefekkürü değil tepkiselliği besler. Kur’ân, bu durumu “Onlar dünya hayatının görünen yönünü bilirler; ahiretten ise gafildirler” (Rûm 30/7) ifadesiyle açıklar. Burada eleştirilen şey bilginin varlığı değil, bilginin hikmete dönüşememesi, yani nur ile buluşamamasıdır.
Toplumsal Entropi: Fesadın Ahlâkî ve Sosyal Mantığı
Toplumlar da tıpkı fiziksel sistemler gibi entropiye açıktır. Adalet zedelendiğinde, güven ilişkileri çözüldüğünde ve ortak değerler aşındığında sosyal yapı dağılmaya başlar. Kur’ân bu bozulmayı açık bir sebep-sonuç ilişkisiyle tanımlar: “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır; umulur ki dönerler” (Rûm 30/41). Bu ayet, bozulmayı ilahî bir keyfiyet değil; insan fiillerinin doğal sonucu olarak konumlandırır.
Islah: Pasif Bekleyiş Değil, Bilinçli Müdahale
İşte tam bu noktada ıslah kavramı gerçek anlamını bulur. Islah, bozulmuş olanı kendi hâline bırakmak değil; onu yeniden istikametle buluşturma çabasıdır. Bu yönüyle ıslah, pasif bir bekleyiş değil, bilinçli ve sorumluluk taşıyan bir müdahaledir. Kur’ân’da elçilerin ortak vasfı, tam da bu nedenle ıslah edici olmalarıdır. Hz. Nûh’un kavmine hitabı (Hûd 11/28) ve özellikle Hz. Şuayb’ın sözleri bu anlayışı berrak biçimde ortaya koyar: “Ben size yasakladığım şeyleri, sırf size muhalefet olsun diye istemiyorum. Benim istediğim, gücüm yettiğince ıslah etmektir. Başarmam ancak Allah’ın yardımıyladır. Ben yalnızca O’na tevekkül eder ve yalnızca O’na yönelirim” (Hûd 11/88). Bu ifadede ıslah; niyet, yöntem ve sonuç bakımından ilâhî rehberliğe bağlanır. Dolayısıyla ıslah, entropinin sürükleyici akışına kapılmak değil; vahyin rehberliğinde bu akışa karşı anlam, denge ve sorumluluk üretmektir.
Ahlâkî Ölçüler: Onarımın Temel Enstrümanları
Ahlâkî normlar, bu onarım sürecinin temel araçlarıdır. Adalet, emanet, ölçü ve sorumluluk ilkeleri; toplumun çözülmesini yavaşlatan, hatta tersine çeviren denge unsurlarıdır. Kur’ân’ın “Ölçüyü bozmayın” uyarısı (Rahmân 55/9), yalnızca ticari hayata değil; insan ilişkilerinin bütününe yöneliktir. Ölçü kaybolduğunda güç zulme, özgürlük sorumsuzluğa, bilgi ise fesada dönüşür. Nur, bu noktada ıslahın yönünü belirler. Nur olmadan yapılan her müdahale, yalnızca yeni bir güç dağılımı üretir; kalıcı bir onarım sağlamaz. Kur’ân’da Allah’ın nurunun, kalpleri dirilten bir ilke olarak sunulması boşuna değildir: “Allah, dilediğini nuruna iletir” (Nûr 24/35). Bu iletiliş, fiziksel bir ışık değil; anlamı ve istikameti yeniden kuran bir rehberliktir.
Sonuç olarak entropi, evrenin değişmez yasalarından biridir. Ziya, bu yasa içinde enerjinin yayılmasını temsil eder. Nur ise insanın bu yayılım içinde savrulmamasını sağlayan anlam ve yön ilkesidir. Ancak bu nur, insan zihninde kendiliğinden ortaya çıkmaz; vahiy ile temas ettiğinde istikamet kazandıran bir aydınlığa dönüşür.
Bu noktada, serinin ilk makalesinde ele alınan temel metafor yeniden anlam kazanır. Ay nasıl kendi başına ışık üretmeyip güneşten aldığı ışığı yansıtarak karanlıkta yol bulmayı mümkün kılıyorsa, insan beyni de kendi başına anlam üretmez. Beynin içi, biyolojik ve elektriksel faaliyetlere rağmen yön açısından karanlıktır. Vahiy, bu karanlık alana giren nurdur. Nur, beynin içine yerleştiğinde düşünceyi, yorumu ve tercihi istikamete bağlar. Bu bağ kopuk olduğunda bilgi artar fakat yön kaybolur.
Geçici Aydınlanmalar ve Gözlemci Yanılgısı
Kur’ân, bu durumu Bakara sûresinde çarpıcı bir metaforla anlatır. Ateş yakıp çevrelerini aydınlatan, fakat ışık söndüğünde karanlıkta kalan kimselerden söz edilir (Bakara 2/17–20). Bu pasajda problem ışığın varlığı değil; ışığın sürekliliği ve kaynağıyla bağının kopmasıdır. Geçici aydınlanmalar, kalıcı istikamet üretmez. İlk makalede tartışılan gözlemci yanılgısı tam da burada devreye girer: İnsan, gördüğünü hakikat zanneder; oysa gördüğü şey, kaynağıyla bağlantısı kopmuş bir parlamadan ibaret olabilir. Ayrıca insan hakikatin tamamını asla kuşatamaz. Kuşatsaydı Tanrı olurdu!
Basar’dan Hidayete: Görmek Neden Yetmez?
İkinci makalede ele alınan basar-nur ilişkisi de bu noktada tamamlanır. Basar, ruhla bahşedilen görme yetisidir fakat tek başına rehberlik üretmez. Rehberlik, ancak Allah’ın hidayet etmesiyle mümkün olur (Bakara 2/28, Ta-Ha 20/123). Kur’ân, bu nedenle kendisini yalnızca okunacak bir metin olarak değil; yaratılmış evrene anlam kazandıran bir hidayet rehberi olarak sunar. Evrenin işleyişi, insanın algısı ve toplumsal düzen; vahiyden koparıldığında parçalı ve yönsüz hâle gelir.
Kur’ân’ın Kendi Tanıklığı: Nur, Hidayet ve Sağlam Kulp
Kur’ân’ın kendi isimleri bu işlevi açıkça ortaya koyar. O, “nur”dur; karanlıklardan aydınlığa çıkarır (Nisâ 4/174). O, “hidayet”tir; yolu gösterir (Bakara 2/2). O, insanı savrulmaktan koruyan “sapasağlam kulp”tur (Bakara 2/256). O, Allah’ın insanlığa uzattığı “ip”tir; tutunanı ayakta tutar (Âl-i İmrân 3/103). Bu isimlerin her biri, entropiye karşı yalnızca bireysel değil; kozmik ve toplumsal bir onarım çağrısıdır.
Islahın Yönü: Bireyden Topluma Uzanan Onarım
Islah, işte bu bağlamda, beynin karanlığına vahyin nurunun girmesiyle başlayan; bireyden topluma doğru yayılan bir onarım sürecidir. Fizik yasaları değişmez; fakat insan, vahiy sayesinde bu yasalar içinde anlamlı, sorumlu ve istikametli bir varlık hâline gelir. Kur’ân’ın çağrısı, insanı entropinin sürüklediği savrulmuş bir nesne olmaktan çıkarıp, nur ile yön bulan bilinçli bir özneye dönüştürmektir. Bu çağrı, yalnızca bireysel bir arınmaya değil; düşüncede, toplumda ve tarihte bir dirilişe işaret eder. Nitekim Kur’ân bu hakikati şu ilke ile mühürler: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara 2/257)
Sonuç Yerine: Bilginin Değil, Yönün Kaybı
Bu metin boyunca çizilen çerçeve, bilginin değersizleştiği değil; yerini kaybettiği bir dünyaya işaret eder. Hikmet, bilginin azalmasıyla değil; bilginin anlamla, sorumlulukla ve ahlâkla bağını kaybetmesiyle geri çekilir. Kur’ân’ın ısrarla çağırdığı tefekkür, tezekkür, tedebbür ve taakkul bilginin yavaşlatılması değil; yönlendirilmesidir. Nur, bilginin rakibi değil; onu insanı kemale taşıyan bir rehberliğe dönüştüren ilkedir. Bu nedenle ıslah, yeni bilgiler üretmekten önce, mevcut bilginin hangi istikamete aktığını sormakla başlar. Hikmetli bir hayat, bilginin çokluğuyla değil; hidayet nuru ile buluşmuş bilginin insanı ve toplumu yeniden inşa edebilmesiyle mümkündür.

