Harflerin Gölgesinde Kaybolan Mana..
Bir kitap düşünün…
İlk kelimesi “Oku!” olan bir kitap. Bu emri, karanlığın bağrına bir şimşek gibi düşüren bir hitap düşünün. Bu hitabın muhatabı, mağarada titreyen bir insan; ama aslında bütün insanlık.
Kur’an kendisini bir muska, bir tılsım, bir sayı cetveli olarak değil; bir hayat pusulası olarak takdim eder. Fakat tarih boyunca insan, pusulayı duvara asıp yönünü kaybetmeyi tercih etmiştir. Çünkü yön bulmak zahmetlidir; düşünmek sorumluluk ister; anlamak insanı dönüştürür.
Oysa dönüştürmek istemeyenler için din, dönüştüren değil uyuşturan bir araç hâline getirilebilir. Böylece harfler kalır, mana çekilir. Ses kalır, söz ölür. Tilavet kalır, diriliş kaybolur.
Nice zaman “şu kadar okursan bu kadar sevap kazanırsın” denilerek ilahi kelam, göksel bir ticaret listesine indirgenmiştir. Sanki cennet bir metrekare hesabıdır; sanki rahmet, sayısal bir formülün sonucudur. Oysa rahmet, rakamla değil idrakle gelir. Bereket, ezberle değil emekle doğar.
Harflerin düzgün çıkmasıyla kalbin düzgünleşeceğine inanmak, insanın kendisini kandırma biçimlerinden biridir. Çünkü harf, ancak manaya açıldığında insana dokunur. Mana ise zihni rahatsız eder, kalbi sarsar, alışkanlıkları yerinden oynatır. İşte asıl korkulan budur: Sarsılmak.
Sarsılmamak için din, bir ninniye dönüştürülür. Düşünmeyen bir itaat, sorgulamayan bir bağlılık, anlamadan tekrar edilen dualar… Böylece insan, kendisine yüklenen akıl emanetini bir kenara bırakır ve başkasının aklıyla yaşamaya razı olur. Halbuki insanın değeri, kendi iradesiyle hakikati aramasında saklıdır.
Hz. Muhammed’in, en yakınına bile “Kendini kurtarmaya bak” dediği rivayet edilir. Bu söz, bireysel sorumluluğun altını çizer. Kimse kimsenin yerine düşünemez; kimse kimsenin yerine akledemez. Kurtuluş, devredilebilir bir miras değildir.
İnsan, çoğu zaman bir rehber arar; ama rehber ile vesayet arasındaki farkı unutur. Rehber, yol gösterir; vesayet, yolu kapatır. Rehber, seni ayağa kaldırır; vesayet, seni diz çöktürür. Rehber, düşünmeni ister; vesayet, düşünmenden korkar.
Oysa ilahi hitap, aklı hedef alır. Defalarca “akletmez misiniz?” diye sorar. Çünkü akıl, imanın düşmanı değil; imanın kapısıdır. Düşünce gerilimi olmadan iman olgunlaşmaz. Sarsılmayan zihin, derinleşmez. Soru sormayan kalp, büyümez.
Belki de asıl mesele şudur: İnsan rahatını sever. Oysa hakikat, rahat bir koltuk değildir; dikenli bir yürüyüştür. Anlamak, insanın konforunu bozar. Ezberleri kırar. Kişiyi kalabalıktan ayırır. Bu yüzden anlamak cesaret ister.
Ramazan, sadece midenin değil zihnin de oruç tuttuğu bir ay olmalıdır. Aç kalan beden değil; uyuşuk kalan akıl utanmalıdır. Çünkü açlık, bedeni arındırır; düşünce ise ruhu.
Kur’an’la ilişki, sesle değil bilinçle kurulduğunda insan değişir. O zaman ayetler, mezar taşlarına değil kalp taşlarına yazılır. O zaman din, korkunun değil sorumluluğun adı olur. O zaman cennet, metrekare değil karakter meselesi hâline gelir.
Her insan, mahşerde kendi emeğinin yankısıyla karşılaşacaktır. Kimsenin omzunda kimsenin aklı olmayacaktır. İşte bu yüzden düşünmek ibadettir; anlamak bir direniştir; sorgulamak bir ahlâk biçimidir.
Belki de en büyük devrim, insanın kendi zihninde başlattığı devrimdir. İçindeki tembelliğe, ezbere, kör taklide karşı verdiği mücadeledir. Çünkü akletmeyen bir toplum, yönlendirilir; akleden bir toplum ise yön verir.
Ve nihayet: İlahi kelam, harflerin sayısında değil; kalbin cesaretinde tecelli eder. Onu gerçekten “okumak”, insanın kendisini okumasıdır. Kendini aşmasıdır. Kendini inşa etmesidir.
Harflerin gölgesinde kalmak kolaydır. Mananın ışığına çıkmak ise göz kamaştırıcıdır. Ama hakikat, gölgede değil ışıktadır.
Bu yüzden belki de en büyük dua şudur:
Okuyabilmek…
Anlayabilmek…
Ve anladığını yaşayabilmek.
Mahmut Celal ÖZMEN

