Kadir Gecesi: İhya mı, Alışkanlık mı?
Ramazan’ın son günleri yaklaşırken zamanın akışı sanki ağırlaşır. Geceler biraz daha derin, sessizlik biraz daha anlamlı görünür. İnsan, kalbinin iç odalarında bir muhasebe meclisi kurmalı, geçmiş günlerin tozunu silip kendine yeniden bakmalıdır. Çünkü Ramazan, yalnızca açlığın ve susuzluğun değil; insanın kendi nefsine tuttuğu aynanın ayıdır. Fakat ne yazık ki bu aynanın önünde durmak yerine, çoğu zaman onun etrafında dolaşmayı tercih eden bir zihniyetin içine savrulmuş durumdayız.
Özellikle Kadir Gecesi söz konusu olduğunda, hakikatin yerini çoğu zaman bir tür kutsal romantizm alır. “Bin aydan hayırlı” oluşunun büyülü ifadesi, birçok kalpte bir kurtuluş formülüne dönüşür. Akan sular durur; fakat durması gereken şeyler değil. Asıl berraklaşması gereken zihinler bulanık kalır, arınması gereken hayatlar olduğu gibi sürer. Bir gecenin kudreti, bütün bir ömrün sorumluluğunun yerine konulur.
Oysa Kur’an’ın inişine tanıklık eden o gece, göğün kapılarının aralandığı bir merasimden ibaret değildir. O gece, insanın karanlıktan ışığa yönelme çağrısıdır. Bir gecenin fazileti, yalnızca o gecede edilen duaların çokluğunda değil; o gecenin ardından değişen bir hayatın mümkün oluşundadır. Fakat geleneksel alışkanlıkların kalın kabuğu, bu inceliği çoğu zaman boğar.
İbadetler, kalbin ateşiyle parlaması gereken bir dirilişken, bazen mekanik hareketlerin tekrarı hâline gelir. Tesbihler çekilir, hatimler indirilir, dualar göğe yükselir; fakat çoğu zaman o duaların gölgesi hayata düşmez. Din, hayatın damarlarında dolaşan bir ruh olmaktan çıkar; belirli zamanlarda hatırlanan bir hatıraya dönüşür. Böylece insan, yılın büyük kısmında başka bir dünyanın değerleriyle yaşar; fakat birkaç gecede bu mesafeyi kapatabileceğini sanır.
Bu durum yalnızca bireysel bir gaflet değil, aynı zamanda düşünsel bir alışkanlığın ürünüdür. Din, vicdanın dar bir köşesine sıkıştırıldığında hayatın geniş meydanı başka güçlere bırakılır. Hakikat, törensel anların duygusuna indirgenir. Böylece ibadetler bir dirilişin değil, bir tesellinin dili hâline gelir.
Oysa Kur’an’ın çağrısı bundan çok daha köklüdür. Vahiy, insanı parçalanmış bir hayat yaşamaya değil; bütünlüğünü yeniden kurmaya davet eder. İman, yalnızca bir duygu değil; insanın düşüncesini, davranışını ve yönelişini şekillendiren bir bilinçtir. Bu nedenle Kadir Gecesi’nin gerçek anlamı, tek bir gecenin yoğun ibadeti değil; insanın hayatının geri kalanını aydınlatacak bir fark ediştir.
Ne var ki zaman içinde dinin etrafında örülen kültürel kabuklar, bu hakikati görünmez kılmıştır. Hurafeler, bidatler ve yarı unutulmuş gelenekler, berrak kaynağın üzerine düşen tortular gibi birikmiştir. İnsanlar çoğu zaman dinin kendisine değil, onun etrafında oluşmuş görüntülerine bağlanır. Böylece ilahi mesajın diri çağrısı yerine, alışkanlıkların sessiz tekrarı kalır.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, bu kabukları kıracak bir cesarettir. Kur’an’ın ışığını yeniden merkeze almak, onu yalnızca tilavet edilen bir metin değil; hayatı şekillendiren bir rehber olarak görmek… Çünkü vahyin asıl mucizesi, gökten inişi kadar insanın hayatında yeniden doğabilmesidir.
Gerçek Kadir Gecesi belki de tam burada başlar: Bir insanın kalbinde karanlıkların çatladığı anda. Bir insanın, alışkanlıkların güvenli gölgesinden çıkıp hakikatin zor ama aydınlık yoluna yöneldiği anda. O an geldiğinde takvimdeki gece yalnızca bir tarih olmaktan çıkar; insanın iç dünyasında doğan bir sabaha dönüşür.
Ve işte o zaman, bin aydan hayırlı olan şey yalnızca bir gece değil; o gecenin ışığıyla değişmeye cesaret eden bir ömür olur.
Mahmut Celal Özmen

