16.01.2026 TARİHLİ “DİN İSTİSMARI” BAŞLIKLI HUTBE ÜZERİNE
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 16.01.2026 tarihli “Din İstismarı” başlıklı Cuma hutbesini camilerde dinledik. Bu müthiş hutbenin yazılı nüshasını diyanetin resmi yayınlarından dikkatle tekrar okudum. Aklıma takılan birkaç bölümü sizlerle paylaşmak istedim.
Hutbenin ilk bölümünde aşırılıktan uzak durulması gerektiği vurgulanırken şunlar söylenmektedir:
İslam’ın yüce değerlerini istismar edenler, geçmişte olduğu gibi bugün de varlığını sürdürmektedir. Bu kimselerin asıl gayesi; din kisvesi altında İslam toplumu içinde fitne ve fesat çıkarmak, Müslümanları birbirine düşürmektir.
Kıymetli Müslümanlar!
Dini istismar edenler, kendilerini dinin tek temsilcisi gibi sunarlar. İslam’ı kendi düşüncelerine hapsederler. Sahih dini bilgiye dayanmayan görüşlerini desteklemek için Kur’an-ı Kerim’i ve sünnet-i seniyyeyi gerçek anlamından koparıp keyfi yorumlara yönelirler. Ayrıştırıcı ve dışlayıcı söylemlerini kabul ettirebilmek için hadis-i şerifleri devre dışı bırakmaktan çekinmezler.
Bu bölümü okurken bir atasözümüzdeki iğne-çuvaldız ilişkisi aklıma geldi…
Söz konusu hutbenin devamında kendilerini ıslah edici, tevhidin savunucuları olarak tanıtan bu gruplardan bahsederken şu ifadelere yer verilmektedir:
Dinin sahibi Yüce Allah’tır. İslam’ı en doğru şekilde yaşayan Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’dir. İslam’a göre, hiç kimse kendini, Allah ve Resûlü’nün yerine koyamaz. Onlar adına hüküm veremez. Geleneğimizden gelen dini ve tarihi birikimi yok sayamaz. Hiç kimse, dinin asıl temsilcisi olarak kendini göremez. Mutlak doğrunun sadece kendisine ait olduğunu iddia edemez. Şirk ve küfür isnadıyla bir Müslümanı iman dairesinin dışına çıkaramaz.
Bir ekmek kendi kendisinin ekmek olmadığına delil olabilir mi? Elbette olur. Ekmek üzerinde küfler oluşmaya başladıysa artık o ekmek, ekmek olmaktan çıkmıştır. Yenildiğinde besin değil zehir olur. Tam olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapmış olduğu da budur. Uyarı ve eleştiri niteliğinde yayınlanan hutbenin içerisinde Başkanlığın da özeleştiri yapması gereken çok fazla detay vardır.
Sahih dini bilgiye dayanmadan, kendi görüşlerini desteklemek için Kur’an-ı Kerim’i ve sünnet-i seniyyeyi gerçek anlamından koparmaktan bahsederken oruç kefaretinin iki kameri ay olması, Ramazan fidyesinin gücü yetmeyenlere yüklenmesi gibi konularda ayetlerin bağlamından koparılıp Allah(cc) adına konuşarak cevap verilmesi mi kastedilmektedir?
Yine hutbede yer alan şu bölüm takdire şayandır:
“İslam’a göre, hiç kimse kendini, Allah ve Resûlü’nün yerine koyamaz. Onlar adına hüküm veremez.”
Bu ifadeyle DİB, bizzat kendi meallerinde Nisa suresinin 34. ayetinde “kadının dövülmesi” bölümünü mü kastetmektedir? Çünkü bu ayetin tefsir bölümünde şu ifadeler yer almaktadır:
Dövme tedbiri ve hüknmünün –bu ayet dışında- en önemli dayanağı ilgili hadislerdir. Bu hadislerin, aksini söyleyen rivayetlere nisbetle daha sahih ve sağlam olanlarında Peygamberimiz kadınların dövülmesini menetmekte, eşlerini dövenlere “hayırsız” demekte, bu davranışla aynı yuvayı ve yatağı paylaşmanın bağdaşmazlığına, insani ve ahlaki olmadığına dikkat çekmektedir. Bu ayetin geliş sebebi olarak zikredilen bir olay da, esasen Araplar’da adet haline gelmiş bulunan kadın dövme eylemine Hz. Peygamber’in olumsuz bakışını ve bunu ortadan kaldırma iradesini yansıtmaktadır.
Ayette kadının dövülmesi kastı söz konusu dahi olmamakla birlikte Nebi aleyhisselamın söz ve uygulamaları da ortadayken vedribuhunne/onları dövün ibaresine neden ince ince düşünerek meal vermediniz?
Hutbenin güzel temaslarından bir diğeri de; sahih dini bilginin doğru kişilerden öğrenilmesi ve bu bağlamda Kur’an-ı Kerim, sünnet ve medeniyetimiz kaynaklığında oluşan İslami geleneğe sahip çıkılması gerektiğidir.
Bugün halihazırda tartışmalı konulara bakıldığında tam olarak konu başlıkları Kur’an-ı Kerim ve sünnete uymayan konular olduğu görülmüyor mu? Bu konuların büyük bölümünde kaynak, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarında yer alan hususlar değil mi?
Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi’nde, “İslâm hukukçuları arasında irtidad eden erkeğin cezasının ölüm olduğu hususunda görüş birliği vardır.” ifadesine yer verilmektedir. Yine aynı konu başlığında bu paragrafın devamında “İrtidad eylemini cezalandırdığına dair fiilî veya takrirî sünnet örneği bulunmamakla birlikte Hz. Peygamber’in, “Dinini değiştireni öldürün” dediği ve müslümanın dinini terkedip cemaatten ayrılmasını ölüm cezasına gerekçe olabilecek üç suçtan biri olarak saydığı, Muâz b. Cebel’in Allah ve resulünün, dininden dönenin boynunu vurmayı emrettiğini ifade ederek bu cezayı uyguladığı muteber kaynaklarda rivayet edilmiştir.” ifadeleri yer almaktadır.
Ben, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 16.01.2026 tarihli “Din İstismarı” başlıklı hutbesini camilerde dinlemiş bir genç olarak Kur’an-ı Kerim, sünnet-i seniyye ve medeniyetimizden neşet eden İslami geleneğimize sahip çıkıyorum. İslam’a ve Müslümanlara en büyük zararı verenlerin; dinimizi, değerlerimizi ve kavramlarımızı istismar edenler olduğunu unutmuyorum.
Diyanet İşleri Başkanlığımız, gençlerimize sahih dini bilgileri, doğru yöntem ve metotlarla öğretmek istiyorsa öncelikle kendi yayınlarındaki çelişkili ifadeleri düzelterek işe başlamalıdır.
Saygılarımla…
Ahmet Numan SAKAL
17/01/2026

