Kur’an, Meal ve Anlamdan Duyulan Korku..
Zamanın diline dolanmış cümleler vardır; çok tekrar edildikçe derinlik kazanmaz, aksine içi boşalır. “Hiçbir Kur’an meali aslının yerini tutamaz” sözü de bugün böyle bir cümleye dönüşmüş durumda. İlk söylendiğinde ihtiyatlı bir uyarı gibi duran bu ifade, artık düşüncenin önüne çekilmiş bir perdeye benziyor. Arapça “asıl”, çeviri ise neredeyse mahkûm… Oysa bu keskin ayrım, sanıldığı kadar masum değil.
Garip olan şudur: Bu iddiayı en yüksek sesle dile getirenlerin raflarında da mealler vardır. Konuşurken, yazarken, anlatırken o meallerden beslenirler. Fakat aynı metni okuyup anlamaya, sorgulamaya, hatta öğrendiklerini yeniden düşünmeye cesaret edenler bir anda “mealci” oluverir. Bu kelime, bir tanımlamadan çok bir dışlama aracıdır artık. Anlamaya çalışan, düşünmeye yeltenen kişi, usulca cemaatin dışına itilir.
Burada mesele, Kur’an’ın Arapça oluşu değildir. Kimse vahyin nazil olduğu dilin önemini inkâr etmiyor. Mesele, “asıl” kavramının nasıl kutsallaştırıldığı ve nasıl bir susturma aracına dönüştürüldüğüdür. Sanki Kur’an yalnızca sesle, tilavetle, ritimle var olabilir; anlam ise tehlikeli bir alandır. Oysa Kur’an, kendisini defalarca düşünceye çağırır. Akla seslenir, kalbi muhatap alır, sorular sorar. Anlamdan kaçan bir kutsiyet, metni yüceltmez; onu hayattan koparır.
“Meal aslının yerini tutmaz” denirken çoğu zaman söylenmeyen ama sezdirilen bir başka cümle vardır: “Sen anlama.” Çünkü sorun, çevirinin eksikliği değil; bireyin metinle doğrudan ilişki kurma ihtimalidir. Mealler, önceden kabul edilmiş yorumları desteklediğinde makbuldür; o yorumları sarsmaya başladığında ise sakıncalı. Aynı metin, aynı dil… Değişen yalnızca okurun cesaretidir.
Daha da ilginci, meal hazırlayanların bile eserlerine “Kur’an meali” adını vermelerine rağmen, bu metinlerin Kur’an’ın aslı olmadığını özellikle vurgulama ihtiyacı duymalarıdır. Oysa kim, bir çevirinin asıl olduğunu iddia ediyor? Bu tekrar, aslında var olmayan bir tehlikeye karşı yükseltilmiş bir savunma duvarı gibidir. Gerçek sorun başka bir yerdedir: Kur’an’ın anlamının, belirli ellerde ve belirli kalıplar içinde tutulmak istenmesi.
Belki de bu yüzden mesele yanlış cümlelerle ifade ediliyor. “Mealler aslının yerini tutmaz” demek yerine, “Kur’an’ı meallendirenler, Kur’an’ın ruhuna ve bütünlüğüne sadık kalmalıdır” demek daha sahici olurdu. Çünkü mesele, çevirinin varlığı değil; çevirinin sorumluluğudur. Aksi hâlde Arapça bilmeyen milyonlar için Kur’an, sesi kutsal ama sözü suskun bir metne dönüşür.
Sonuçta bu tartışma, dil tartışması olmaktan çok bir anlam meselesidir. Kur’an’ı yalnızca lafzıyla yücelten, ama anlamıyla yüzleşmekten çekinen bir yaklaşım; inancı canlı tutmaz, onu dondurur. Mealler eksiktir, evet. İnsan elinden çıkan her metin gibi. Fakat asıl eksik olan, anlamaya duyulan güvendir. Kur’an’la sahici bir bağ kurmak, onu sadece okumakla değil; ne dediğini duymaya cesaret etmekle mümkündür. Bu cesareti küçümsemek için icat edilen her etiket, aslında derin bir korkunun sessiz itirafıdır.
Mahmut Celal Özmen

