Sünnetullah ile Mucize Arasında: Kudretin Sessiz Disiplini..
Kâinata dikkatle bakıldığında ilk göze çarpan şey ihtişamdan önce nizamdır. Yıldızlar rastgele savrulmaz, tohum keyfî biçimde çatlamaz, su başıboş akmaz. Varlık, bir kudret gösterisinden ziyade bir düzen tecellisidir. Bu düzen, İslam düşüncesinde “Sünnetullah” olarak isimlendirilir: Allah’ın âlemde cari kıldığı ilahi yasa, işleyişin sürekliliği, kudretin istikrarlı biçimi.
İnsan zihni çoğu zaman düzenin kendisinden değil, düzenin ihlalinden etkilenir. Olağanı değil, olağanüstünü arar. “Allah dilerse bulutsuz yağmur yağdıramaz mı?” sorusu tam da bu zihinsel eğilimin ürünüdür. Sorunun görünürdeki amacı kudreti yüceltmek olsa da, arka planında düzeni küçümseme eğilimi gizlidir. Oysa asıl hayret edilmesi gereken, bir defaya mahsus mucize değil; her gün tekrarlanan, hiç aksamayan mucizedir. Bulutun oluşumu, suyun buharlaşması, rüzgârın sevki… Hepsi birer sessiz mucizedir; ama tekrar ettikleri için sıradan sanılırlar.
Allah’ın kendi koyduğu yasaların mahkûmu olmadığı; fakat o yasaları keyfî biçimde ihlal etmediği düşüncesi, kudreti sınırlandırmak değil; bilakis onu hikmetle birlikte düşünmektir. Çünkü mutlak kudret ile mutlak hikmet birbirinden koparıldığında geriye ya kaotik bir ilah tasavvuru ya da donuk bir determinizm kalır. İlahi irade, ne rastgele bir müdahale ne de mekanik bir zorunluluktur. O, düzen kuran ve düzeni anlamlı kılan bir iradedir.
“Ol” emri meselesi de bu bağlamda yeniden düşünülmelidir. “Kün fe yekûn” ifadesi, zamansız bir sihir formülü değil; iradenin kesinliğini anlatan bir temsildir. Allah bir şeye “ol” dediğinde o şey olur; fakat bu oluş, çoğu zaman süreç içinde tahakkuk eder. Adem’in yaratılışı buna örnek gösterilir: ani bir dönüşümden değil; bir yaratma sürecinden söz edilir. Burada mucize, sürecin kendisidir. İnsan, bir anda beliren bir figür değil; aşama aşama inşa edilen bir varlıktır.
Havarilerin “gökten sofra” talebi ise inanç ile görsellik arasındaki gerilimi açığa çıkarır. İnsan, imanını çoğu zaman gözle güvence altına almak ister. Sofra gerçekten indi mi, inmedi mi sorusu tarihsel bir tartışma olabilir; fakat asıl mesele, bu talebin zihinsel arka planıdır. İlahi kudret, gösteri yapmak zorunda değildir. Eğer bir sofra geldiyse bile, bu geliş yine bir düzen içinde gerçekleşmiştir. Çünkü ilahi sistem, mucizeyi bile yasasız bırakmaz. Mucize, düzenin iptali değil; düzenin içinde açılan istisnai bir penceredir.
Kur’an’daki “indirme” üslubu da dikkat çekicidir. Elbise indirilir, rızık indirilir, vahiy indirilir. Bu ifadeler, fiziksel bir düşüşü değil; kaynağın ilahiliğini belirtir. İnsan üretir; fakat üretimin imkânı Allah’tandır. Yağmur gökten iner; fakat bulut olmadan değil. Elbise “indirilir”; fakat insan emeği olmadan değil. Bu dil, insanı edilgenliğe değil, sorumluluğa çağırır. Çünkü sebepler zinciri, insanın iradesini de içerir.
İlahi yasaları bu denli vurgulamak, mucizeyi bütünüyle sembolikleştirme riskini taşır mı? Eğer her olağanüstü hadise “zaten doğal yollarla oldu” şeklinde yorumlanırsa, kutsal metinlerin anlatmak istediği metafizik boyut zayıflamaz mı? Bu itiraz önemlidir. Ancak denge şuradadır: İlahi sistemin sürekliliğini kabul etmek, Allah’ın dilediğinde olağanüstü tasarrufta bulunamayacağı anlamına gelmez. Fakat O’nun kudreti, keyfî bir müdahale mantığıyla değil; hikmet ekseninde tecelli eder.
Çölde susuz kalan insan örneği bu açıdan çarpıcıdır. Allah gökten zembille su indirebilir; fakat çoğu zaman insanı bir vahaya yönlendirir. Bu yönlendirme, ilham, içgüdü, karşılaşmalar yoluyla gerçekleşir. Böylece hem insanın çabası korunur hem de ilahi yardım tecelli eder. Yardım vardır; ama insanı yok sayan bir biçimde değil.
Sonuçta mesele, Allah’ın gücünü ölçmek değil; O’nun fiillerindeki hikmeti anlamaktır. Kudret, düzensizlik demek değildir. Aksine, en büyük kudret göstergesi istikrardır. Kâinatta asıl mucize, her sabah güneşin yeniden doğmasıdır. Çünkü süreklilik, keyfîlikten daha derin bir kudret işaretidir.
İnsan çoğu zaman ilahi iradeyi kendi aceleciliği üzerinden tasavvur eder. Hemen olsun ister, gözle görsün ister, şaşırmak ister. Oysa ‘Sünnetullah’ sabrı öğretir. Bulut oluşmadan yağmur yağmaz; tohum çatlamadan filiz çıkmaz. İman, mucizeyi beklemek değil; düzenin içindeki hikmeti fark etmektir.
Mahmut Celal Özmen

