“Din ile bilim çelişir mi?” sorusu gençliğimizde üzerinde durduğumuz bir soruydu. Bizler din ile bilimin çelişmeyeceğini savunur, sadece konuları yeteri kadar anlayamadığımızı söylerdik. Bugün, o günlere göre yaş almış olmamıza, görece olarak daha çok şey biliyor olmamıza rağmen hâlâ her şeyi tam olarak anlamıyor oluşumuz, konunun ne kadar derinlikli bir konu olduğunu gösteriyor ve hâlâ üzerinde durmakta fayda var.
Bana bugün “din ile bilim çelişir mi?” diye sorsalar “Özde çelişmez ama insanlar çeliştirir.” diye cevap veririm. Bunun sebebi, insanların gaybı taşlamaya olan meraklarıdır yani aslında isteseler de bilemeyecekleri şeyler hakkında bildiklerini iddia emeleri. Mesela bu iddianın başlıcalarından biri evrenin var oluşudur. Evrenin yani kainatın nasıl var olduğu sorusuna aranacak her cevap, özde, bir düşünme eylemi olmanın ötesine geçemeyecektir. Bugün bu konu hakkında düşünenler olduğu gibi tarihte de olmuştur ve teizm, panteizm, ateizim gibi yaklaşımlarla cevaplanmıştır. Bizim bu binlerce yıllık evren içindeki şu kısacık ömrümüzde net olarak bildiğimiz şey ise “Evren binlerce yıldan beri vardır.” Burada insanın klasik teist yaklaşımı nasıl gördüğünün önemi ortaya çıkar. İnsan bir yaratıcıya ya inanıyordur ya da inanmadığını iddia ediyordur.
İnanmadığını iddia edenler için sonsuz bir düşünme kapısı açılabilir artık, bir insanın ömrüne ne kadar sığarsa o kadar okuyabilir, araştırabilir, hatta sonuç vermesinin mümkün olduğunu umduğu deneyler yapabilir ve gaybın bir parçasına yani evrenin yaratılışına dair tezler ortaya koymaya çalışabilir. Bu, bilimsel çerçevede yapıldığı için adına “bilim” denir.
Bir yaratıcıya inananlar ise resullerin /elçilerin izinden gitmeyi tercih ederler. Her nebi /peygamber, aynı zamanda bir resul /elçi olduğu gibi her kitap da bir resuldur. Bu resulün izinden gidenler okuyarak şunu öğrenirler: Yaratıcı, insanı yaratmış ve insanı başıboş bırakmamıştır. İlk insan olan Adem’e esmayı yani her şeyin ismini, özelliklerini, neye yaradıklarını öğretmiş, melekler bile Adem’in bilgisine hayret etmiş ve Adem ile eşi, yaklaşmamaları için uyarıldıkları ağaçla olan imtihanlarını kaybedince bulundukları bahçeden bu evrene indirilmiştir.
Buradan evrenin, insandan çok daha önce yaratıldığı sonucuna ulaşılır. Kur’an’da evrenin yaratılışına dair bilgiler de vardır. Bilim yapılmak isteniyorsa Kur’an’daki bu bilgilerin izinden giderek yapılırsa insanlığın önünde fıtrata yani yaratılışa uygun kapılar açılır ancak bunu bir yaratıcıya inananlar yani müminler yapabilir. Bir yaratıcıya inanmayanların içine düşecekleri çokluk, karmaşa, kaos… adına her ne derseniz deyin çok büyüktür ve oradaki çabası sadece onu bir yaratıcının varlığını görmeye ve kabul etmeye götürüyorsa değerlidir. Götürmüyorsa bir ömrü kaos içinde düzenin sahibini görmeden, bir kör gibi geçirmiş olacaktır. Belki de Kur’an’ın Taha suresi 114. ayette Allah’ın zikrinden /kitabından yüz çevirenlerin sıkıntılı bir hayatı olacağını ve mahşer yerine kör olarak getirileceğini söylemesi bu yüzdendir.
Teolojinin bir düşünme eylemi, insan zihninin bir ürünü olduğunu ileri sürenler çok iddialı sözler söylemiş olurlar çünkü evren bir yaratıcısı olduğu için vardır. Teolojinin, insan zihninin bir ürünü olduğunu söylemek ise yaratıcının evren var olduğu için var olduğunu söylemek gibidir. Bu yüzden bir mümin için aslolan vahiydir. Bilim, vahiy rehberliğinde yapıldığı zaman insanlığın önünde büyük ufuklar açma kapasitesine sahip bir olgudur ve insan, bu yolculukta daima Allah’a sığınır bir halde olmalıdır.
Sacide Özlem

