Kur’an’dan Korkan Bir Dindarlığa Reddiyedir.

Bazı kelimeler vardır; söylendiği anda tartışma başlamadan hüküm verilmiş olur. “Kur’an Müslümanlığı” da son zamanlarda böyle kelimelerden biri hâline getirilmeye çalışılıyor. Bu ifade telaffuz edildiğinde, kavramın ne söylediğini anlamaya, neyi kastettiğini araştırmaya, hangi düşünsel zeminden doğduğunu sorgulamaya gerek görülmeden hemen arkasından birtakım ağır ithamlar sıralanıyor: “Sapıklık”, “fitne”, “mezhepsizlik”, “Sünnet düşmanlığı Böylece bir düşünceyi çürütmenin yolu, o düşünceyi anlamaktan değil, onu bir etiketin içerisine hapsetmekten geçiyor. Oysa hakikat, etiketlerden daha eski, fakat onlardan çok daha sabırlıdır. Bir düşünceyi yanlışlamak istiyorsanız önce onu doğru anlamanız, sonra delillerini ortaya koymanız ve nihayet kendi delillerinizle karşısına çıkmanız gerekir. Bir insanın kullandığı kavrama “sapıklık” demek, o kavramın yanlış olduğunu ispatlamaz; yalnızca onu kullanan kişiye karşı bir hüküm vermiş olursunuz. Hele konu din olduğunda bu dil daha da tehlikeli bir hâl alır. Çünkü din adına kullanılan ağır ithamlar, sıradan bir düşünce tartışmasının sınırlarını aşarak insanları vicdanlarında, toplumlarında ve inanç dünyalarında mahkûm etmeye başlayabilir. Kur’an’ın açtığı yol ise bunun tam tersine, insanı düşünmeye, akletmeye, araştırmaya, ibret almaya ve kendi kanaatlerini yeniden gözden geçirmeye çağıran bir yoldur. Öyleyse “Kur’an Müslümanlığı” ifadesinden rahatsız olanların önce şu basit fakat ağır soruya cevap vermeleri gerekir: Bir Müslümanın Kur’an’ı merkeze almak istemesinde sakıncalı olan nedir?

Kur’an kendisini nasıl tanımlıyor? Sâd Suresi’nin 29. Ayetinde, “Bu, hem ayetlerini etraflıca düşünmeleri hem de aklıselim sahibi olanların doğru bilgiye ulaşmaları için sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.” buyuruluyor. Kamer Suresi’nin 17. Ayetinde ise “Biz Kur’an’ı, doğru bilgi edinilmesi için gerçekten kolaylaştırdık. Peki o bilgiyi alan var mı? ” deniliyor. Ankebût Suresi’nin 51. Ayetinde insanın karşısına daha da çarpıcı bir soru çıkarılıyor: “(Peki) kendilerine bağlantılarıyla birlikte okunup duran bu kitabı sana indirmiş olmamız (mucize olarak) onlara yetmiyor mu? Bu kitapta, inanıp güvenen bir topluluk için kesinlikle bir ikram ve akılda tutmaları gereken bilgi vardır.” Şimdi bu ayetlerin karşısında durup yeniden sormak gerekir: Kur’an insanlara düşünmeleri, anlamaları, öğüt almaları ve hayatlarını dönüştürmeleri için gönderilmişse, bir Müslümanın Kur’an’ı merkeze almak istemesi nasıl başlı başına bir sapıklık olabilir? Kur’an’ın kendisi insanı ayetler üzerinde düşünmeye çağırırken, Kur’an hakkında düşünmeyi tehlikeli ilan etmek ne kadar tutarlıdır? Kur’an’ın anlaşılmasını, yaşanmasını ve hayata ölçü olmasını istemek neden “fitne” sayılsın? Eğer “Kur’an Müslümanlığı” denildiğinde kastedilen şey, Müslümanın Allah’ın kitabını yeniden hayatının merkezine koyması, onu anlamaya çalışması, ayetleri üzerinde düşünmesi ve din adına kendisine ulaştırılan bütün kabulleri Kur’an’ın temel ilkeleri ışığında yeniden değerlendirmesi ise, burada reddedilmesi gereken şeyin ne olduğunu açıkça ortaya koymak gerekir. Çünkü aksi hâlde ortaya tuhaf bir manzara çıkar: Kur’an’ın merkeze alınması sakıncalı görülürken, Kur’an’ın merkezden uzaklaşması olağan kabul edilmektedir. İşte asıl açıklanması gereken çelişki budur.

Bir kitabı kutsamak ile o kitabın hayatımıza hükmetmesine izin vermek aynı şey değildir. Kur’an’ı yüksek bir yere koymak, güzel bir örtüye sarmak, öpmek, başa koymak, özel günlerde okumak elbette Kur’an’a duyulan saygının göstergeleri olabilir. Fakat bütün bunların ötesinde çok daha zor bir şey vardır: Kur’an’ın insanın hayatına dokunmasına izin vermek. Çünkü Kur’an yalnızca okunacak bir metin değildir; insanın kendisiyle yüzleşmesini isteyen bir kitaptır. İnsana “Düşün” der, “Aklet” der, “İbret al” der, “Bak” der, “Sorgula” der. Bazen insanın en sevdiği alışkanlığını sarsar, bazen ailesinden ve çevresinden devraldığı bir düşünceyi yeniden değerlendirmesini ister, bazen toplumun normal kabul ettiği bir davranışın adaletsizliğini gösterir. Bu nedenle Kur’an’ı okumak başka, Kur’an’ın bizi okumasına izin vermek başkadır. İlkinde kitabın sayfalarını biz çeviririz; ikincisinde kitap bizim hayatımızın sayfalarını çevirir. Belki de asıl mesele tam burada başlar. Kur’an’ı kutsal bir nesne olarak korumak kolaydır; fakat Kur’an’ın bizi değiştirmesine izin vermek zordur. İnsan, kitabın sesini duymaya hazır olabilir; fakat kitabın kendisi hakkında söylediklerini duymaya her zaman hazır değildir. Kur’an’ın başkasına söylediğini düşünmek kolaydır; kendisine söylediğini kabul etmek ise ağırdır. Bu yüzden bazen insan Kur’an’ın sesini sever ama Kur’an’ın sorularından hoşlanmaz.

Kur’an Müslümanlığı” söylemine yöneltilen en yaygın itirazlardan biri de “Bunlar sünneti reddediyor” şeklindedir. Bu cümle çoğu zaman tartışmayı daha başlamadan bitiren bir itham olarak kullanılıyor. Oysa sünneti reddetmek ile sünnet adına aktarılan her rivayeti sorgusuz sualsiz kabul etmemek aynı şey değildir. Hadisleri ilmî yöntemlerle araştırmak, rivayetlerin güvenilirliğini değerlendirmek, tarihî bağlamlarını incelemek, farklı rivayetleri karşılaştırmak veya bir rivayetin Kur’an’ın temel ilkeleriyle ilişkisini sorgulamak Peygamber’e düşmanlık değildir. Tam tersine, Hz. Muhammed adına söylenmiş her sözü hiçbir araştırmaya tabi tutmadan ona nispet etmek konusunda daha dikkatli olmak, Peygamber’e duyulan saygının gereği olarak da görülebilir. Peygamber’i sevmek, onun adına konuşan herkesin sözünü kabul etmek değildir. Peygamber’e bağlılık, Peygamber’e ait olmayan bir sözü onun sözüymüş gibi savunmayı gerektirmez. Sorgulama, İslam düşüncesine dışarıdan bulaşmış bir hastalık değildir. Tam tersine, İslam ilim geleneğinin içerisinde de güçlü bir tenkit ve tahkik damarının bulunduğu unutulmamalıdır.

Asıl yanlışlardan biri deKur’an mı, Sünnet mi?” şeklinde bir karşıtlık kurmaktır. Bu soru, meseleyi gereksiz biçimde basitleştirir ve iki temel unsuru birbirinin rakibi hâline getirir. Müslüman açısından Hz. Peygamber’in örnekliği elbette önemlidir. Fakat burada çok temel bir ayrımın korunması gerekir: Kur’an vahiydir. Peygamber’in sözleri, uygulamaları ve tarihî örnekliği ise bize hangi kanaldan, hangi güvenilirlik derecesiyle ve hangi bağlam içerisinde ulaştığı ayrıca değerlendirilmesi gereken bir alandır. Bu ayrımı ortadan kaldırdığınızda insan sözünü vahiy ile aynı düzleme taşıma tehlikesi doğar. İnsan sözü vahyin yerine geçtiğinde ise Kur’an’ın ölçü olma vasfı zedelenir. Oysa sünneti savunmanın yolu Kur’an’ı gölgede bırakmak değildir. Peygamber’in örnekliğini savunmanın yolu, Peygamber’e ait olmayan her rivayeti onun adına savunmak da değildir. Tam tersine, Kur’an’ı merkezde tutarak sünneti doğru anlamaya çalışmak, hem vahyin konumunu koruyan hem de Peygamber’in örnekliğini ciddiye alan daha dengeli bir yaklaşımın kapısını açabilir.

İslam dünyasının tarih boyunca oluşturduğu muazzam kültürel birikimi küçümsemek elbette doğru değildir. Müslüman toplumlar bilimde, sanatta, mimaride, edebiyatta, hukukta ve düşüncede büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdir. Fakat medeniyet ile vahiy aynı şey değildir. Bir toplumun ürettiği kültür, ne kadar değerli olursa olsun, kendiliğinden din hâline gelmez. İşte problem burada başlar. Bir uygulama yüzyıllarca sürer, sonra insanlar onu sorgulamamaya başlar; sorgulanmayan gelenek kutsallaşır; kutsallaşan gelenek din zannedilir. Ardından insan Kur’an’a bakıp “Ama bizim geleneğimizde böyle değil” demeye başlar. Böylece ölçü yer değiştirir: Kur’an kültürü ölçmek yerine kültür Kur’an’ı ölçmeye başlar. Bu, gürültülü bir devrim değildir; sessiz bir dönüşümdür. Kimse bir sabah kalkıp “Artık kültürümüz dinimizdir” demez. Fakat yüzyıllar boyunca üst üste eklenen kabuller, zamanla insanın zihninde vahiy kadar dokunulmaz hâle gelebilir. Din ile kültür arasındaki sınır silikleştiğinde ise insan kendi tarihinin ürettiği kabulleri Allah’ın kitabının hükümleriyle aynı seviyede görmeye başlayabilir. İşte Kur’an’ın merkeze alınması tam da burada önem kazanır. Çünkü Kur’an, yalnızca inancı doğrulayan bir metin değil; aynı zamanda insanın kendi kültürünü, kendi alışkanlıklarını ve kendi tarihsel mirasını da sorgulayabileceği bir ölçüdür.

İnsan geçmişine bağlıdır. Atalarını sever, büyüklerine saygı gösterir, geçmişinin mirasını korumak ister. Bütün bunlar insan olmanın doğal ve değerli taraflarıdır. Fakat geçmişe saygı ile geçmişi kutsallaştırmak aynı şey değildir. Bir insan dedesinin hatırasını sevebilir; fakat dedesinin bütün kanaatlerini doğru kabul etmek zorunda değildir. Bir toplum geçmişinin kültürünü taşıyabilir; fakat geçmişteki bütün uygulamaları dinin değişmez hükümleri hâline getiremez. Çünkü hakikat, atalarımızın bize bıraktığı mirastan daha büyüktür. İnsan bazen kendi düşüncesini değil, kendisine miras bırakılan düşünceyi savunur ve bunun farkına bile varmaz. “Biz böyle gördük”, “Bizim büyüklerimiz böyle yapardı”, “Yüzyıllardır böyle uygulanıyor” cümleleri psikolojik olarak son derece güçlüdür. Fakat bir şeyin eski olması onun ilahî olduğu anlamına gelmez; bir uygulamanın toplumda yaygın olması da onun hakikatin ölçüsü olduğunu göstermez. Hakikat, eskilikle değil doğrulukla; kalabalıkla değil delille ölçülür.

Kur’an Müslümanlığı” ifadesine yöneltilen itirazların bir kısmında çoğunluğun güvenliğine sığınan bir psikoloji de sezilmektedir: “Bunca insan böyle inanıyor”, “Âlimlerin çoğu böyle söylüyor”, “Yüzyıllardır böyle uygulanıyor.Oysa hakikat bir referandum sonucunda belirlenmez. Çoğunluk, hakikatin delili değildir. İnsanlık tarihi, çoğunluğun yanıldığı ve azınlığın hakikati taşıdığı sayısız örnekle doludur. Peygamberlerin hayatları bile bunun en güçlü şahididir. Hakikatin ölçüsü insanların sayısı olsaydı, peygamberlerin karşısında çoğu zaman azınlıkta kalmalarının hiçbir anlamı olmazdı. Dolayısıyla “Herkes böyle düşünüyor” cümlesi, dinî bir delil olmaktan çok sosyolojik bir tespittir. İnsan, kalabalığın içinde kendisini güvende hissedebilir; fakat hakikat bazen insanı kalabalığın rahatlığından çıkarıp vicdanın yalnızlığına bırakır. İşte düşünmenin bedeli de budur.

Kur’an Müslümanlığı” kavramını kullanan herkesin doğru düşündüğünü söylemek elbette mümkün değildir. Hiçbir kavram kendiliğinden hakikatin garantisi değildir. Kur’an adına konuşan biri de Kur’an’ı yanlış yorumlayabilir; kendi kanaatini Allah’ın muradı gibi sunabilir; Kur’an’ın açık hükümlerinden uzaklaşabilir. Bunların hepsi eleştirilebilir. Fakat eleştirinin yolu “sapık” demek değildir. Bir düşünceyi çürütmek istiyorsanız delil getirmelisiniz. Bir ayetin yanlış yorumlandığını düşünüyorsanız doğru yorumunuzu ortaya koymalısınız. Bir hadisin kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorsanız onun ilmî gerekçesini açıklamalısınız. Bir sünnet anlayışının hatalı olduğunu savunuyorsanız sünnetin doğru çerçevesini gösterebilmelisiniz. “Sen sapıksın” demek hiçbir soruyu cevaplamaz; yalnızca tartışmayı bitirir. Oysa hakikat tartışmadan korkmaz. Hakikat, sorudan kaçmaz. Hakikat, kendisine yöneltilen eleştiriden ürkmez. Eğer bir düşünce gerçekten yanlışsa, onu susturmak yerine onunla yüzleşmek daha güçlü bir reddiyedir.

Kur’an Müslümanlığı” ifadesinin geçmişte bazı yapılar tarafından kullanılmış veya kötülenmiş olması da bugün tartışmanın içerisine taşınabiliyor. Özellikle FETÖ’nün dinî söylemleri kendi yapılanması doğrultusunda nasıl araçsallaştırdığı düşünüldüğünde, bu konuda dikkatli olmak elbette gereklidir. Ancak burada temel bir mantık kuralını unutmamak gerekir: Bir kavramın doğruluğu, onu kullanan kişinin kimliğiyle belirlenmez. Kötü bir insanın “adalet” kelimesini kullanması adalet kavramını kötü hâle getirmez. Bir zalimin “merhamet” demesi merhameti suç hâline getirmez. Bir örgütün Kur’an hakkında konuşmuş olması da Kur’an merkezli düşüncenin kendisini mahkûm etmez. Aksi hâlde kelimeleri değil, korkularımızı tartışmaya başlamış oluruz. Bir düşünceyi reddetmek için onun geçmişte kim tarafından kullanıldığına değil, bugün ne söylediğine, hangi delile dayandığına ve Kur’an karşısında nasıl bir konum aldığına bakmak gerekir.

Belki de asıl tehlike “Kur’an Müslümanlığı” değildir. Asıl tehlike, Müslümanın Kur’an ile arasına insanları koymasıdır. Âlimler yol gösterir, hocalar öğretir, müfessirler yorumlar, muhaddisler rivayetleri araştırır, fakihler hükümleri tartışır. Bütün bunlar büyük bir ilmî mirastır ve küçümsenmemelidir. Fakat bunların hiçbiri vahyin sahibi değildir. Hiçbir âlimin sözü Allah’ın kelamı değildir. Hiçbir mezhep Kur’an’ın kendisi değildir. Hiçbir cemaat İslam’ın tamamı değildir. Hiçbir dinî otorite hakikatin mülk sahibi değildir. Bir âlimin büyüklüğü, sözlerinin vahiy seviyesine yükseltilmesinde değil; hakikati aramak için gösterdiği ilmî ve ahlakî çabada yatar. İşte Kur’an’ı merkeze almak, insanları değersizleştirmek değil, onları yerli yerine koymaktır. Âlimi âlim, hadisi hadis, sünneti sünnet, kültürü kültür, geleneği gelenek, vahyi de vahiy olarak görmek; her birinin sınırlarını bilmek ve hiçbir beşerî unsuru Allah’ın kelamı seviyesine yükseltmemektir.

Kur’an’a dönmek, Müslümanların bin dört yüz yıllık ilmî ve kültürel mirasını çöpe atmak değildir. Tam tersine, o mirası yeniden okumaktır. Büyük âlimleri yeniden anlamaktır. Onların emeklerini takdir ederken onların da insan olduğunu unutmamaktır. İmamlar hata edebilir, müfessirler farklı düşünebilir, muhaddisler farklı değerlendirmeler yapabilir, fakihler farklı hükümlere ulaşabilir. Bu farklılıkların varlığı, İslam düşüncesinin zayıflığını değil; aynı zamanda tarih boyunca devam eden ilmî çabanın canlılığını gösterir. Dolayısıyla Kur’an’a dönmek geçmişi yakmak değildir; geçmişi ölçüyle yeniden okumaktır. Gelenekle hesaplaşmak geçmişi küçümsemek değildir; geçmişin içindeki vahiy ile kültürü, ilim ile alışkanlığı, hakikat ile tarihsel şartları birbirinden ayırabilme cesaretidir.

Bu yüzden bugün “Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır” diyenlere verilecek en sade fakat en ağır cevap belki de şudur: Kur’an’ı merkeze almanın neden sapıklık olduğunu açıklayınız. Kur’an’ın anlaşılmasını istemenin hangi ayete aykırı olduğunu gösteriniz. Kur’an’ın düşünülmesini istemenin neden tehlikeli olduğunu anlatınız. Kur’an’ın hayatımıza ölçü olmasını neden sakıncalı bulduğunuzu söyleyiniz. Hadisleri araştırmanın neden Peygamber düşmanlığı olduğunu ilmî olarak ortaya koyunuz. Din ile kültürün birbirinden ayrılmasını neden istemediğinizi açıklayınız. Eğer Kur’an’ın önüne hiçbir şeyi koymadığınızı söylüyorsanız, o hâlde Kur’an’ın merkeze alınmasından neden korkuyorsunuz? Eğer sünneti merkeze aldığınızı söylüyorsanız, sünnet adına aktarılan her unsurun aynı kesinlik derecesine sahip olmadığını neden kabul etmiyorsunuz? Eğer âlimlerin yorumlarını merkeze alıyorsanız, âlimlerin insan olduğunu neden unutuyorsunuz? Eğer geleneği merkeze alıyorsanız, geleneğin vahiy olmadığını neden açıkça söylemiyorsunuz? Ve eğer “Biz yalnızca İslam’ı savunuyoruz” diyorsanız, İslam ile kendi tarihsel yorumunuz arasındaki sınırı neden bu kadar belirsiz bırakıyorsunuz?

Kur’an Müslümanlığı diye bir kavramdan korkmak yerine Kur’an’ın kendisine dönmek gerekir. Çünkü Kur’an’ın karşısında hiçbir insanın soyadı yoktur; hiçbir mezhebin mührü, hiçbir cemaatin amblemi, hiçbir tarikatın mülkiyet belgesi yoktur. Kur’an bütün bunlardan önce gelir ve insanın karşısına tek başına dikilir. Sorar: “Sen neye inanıyorsun?” Sonra başka bir soru gelir: “İnandığını nasıl yaşıyorsun?” Ve belki de en ağır soru en sonda gelir: “Sana verilen kitabı gerçekten okudun mu?” Bu soruların hiçbirinin cevabı bir slogan değildir. Hiçbirinin cevabıBizim hoca böyle dedi” değildir. Hiçbirinin cevabı “Herkes böyle yapıyor” değildir. Hiçbirinin cevabı “Atalarımız böyle inanıyordu” değildir. Çünkü insan Allah’ın huzurunda kendi imanının hesabını verir. Kalabalığın değil, cemaatin değil, hocasının değil, atalarının değil. Kendi vicdanının, kendi tercihinin ve kendi sorumluluğunun hesabını verir.

Belki de bu yüzdenKur’an Müslümanlığı” ifadesinden korkmak yerine Kur’an’sız bir Müslümanlık ihtimalinden korkmak gerekir. Çünkü Kur’an’ın olmadığı yerde din kolayca kültüre, kültür geleneğe, gelenek alışkanlığa, alışkanlık dogmaya, dogma da sorgulanamaz bir otoriteye dönüşebilir. İnsan bir gün dinini yaşadığını zannederken aslında dinin etrafında örülmüş bir kültürü yaşadığını fark edebilir. O gün belki de en büyük cesaret, yeni bir slogan bulmak değil; eski sloganların gürültüsünden çekilip Kur’an’ı yeniden açmaktır. Sayfayı çevirmek, ayete bakmak, düşünmek, sormak, araştırmak ve hiçbir insanın sözünü Allah’ın kelamı kadar dokunulmaz hâle getirmemektir. Çünkü Kur’an’ı merkeze almak, insanı Allah’ın yerine koymak değildir; tam tersine insanı insan yerine, âlimi âlim yerine, geleneği gelenek yerine, hadisi hadis yerine, sünneti sünnet yerine, vahyi de vahiy yerine koyma çabasıdır.

Ve belki de gerçek reddiye tam burada başlar: Kur’an’dan korkmadan Kur’an’a dönmek. Kur’an’ı başkasının elindeki bir silah gibi görmekten vazgeçip kendi vicdanımızın aynası hâline getirmek. Kur’an’ı yalnızca başkalarının yanlışlarını göstermek için değil, kendi yanlışlarımızı görmek için okumak. Kendi mezhebimizi, kendi geleneğimizi, kendi alışkanlığımızı, kendi din anlayışımızı bile gerektiğinde Kur’an’ın karşısına koyabilecek kadar samimi olmak. Çünkü hakikate bağlılığın en ağır imtihanı, hakikatin bizi haklı çıkardığı zaman değil; hakikatin bizi yanılmış olduğumuzla yüzleştirdiği zamandır.

Kur’an’ı merkeze almak, yeni bir din icat etmek değildir. İslam’ın dışına çıkmak değildir. Geçmişi inkâr etmek değildir. Sünneti küçümsemek değildir. Âlimleri değersizleştirmek değildir. Tam tersine, bütün bunları gerçek yerlerine yerleştirme çabasıdır. Vahyi merkeze almak; insanı, tarihi, kültürü, geleneği ve ilmî mirası yok etmek değil, onların hiçbirini vahyin yerine geçirmemektir.

Çünkü mesele sonunda bir kavram tartışmasına indirgenemeyecek kadar büyüktür. Mesele, Müslümanın dinini nereden öğrendiği ve nihai ölçüyü nereye koyduğu meselesidir.

Kur’an duvarda mı kalacaktır?

Raflarda mı susacaktır?

Yalnızca cenazelerde mi okunacaktır?

Yalnızca güzel seslerle mi dinlenecektir?

Yoksa insanın zihnine, vicdanına, ahlakına, adalet anlayışına, servetle ilişkisine, güç karşısındaki tavrına ve hayatın bütün alanlarına yeniden dokunacak mıdır?

İşte “Kur’an Müslümanlığı” tartışmasının özünde duran mesele budur.

Ve bu soruya verilecek en samimi cevap, bir etiketten değil, Kur’an’ın kendisinden çıkmalıdır.

Çünkü Kur’an’ı merkeze almanın sapıklık olduğunu söylemeden önce, Kur’an’ın neden merkezde olmaması gerektiğini açıklamak gerekir.

Aksi hâlde insan, farkında olmadan şu garip çelişkinin içinde kalır:

Kur’an’ı savunduğunu söyleyerek Kur’an’ın merkezde olmasından korkmak.

Oysa hakikatin çağrısı daha sade, daha derin ve daha sarsıcıdır:

Kitaba dön. Oku. Anla. Düşün. Sorgula. Öğüt al. Yaşa.

Ve sonra bütün insan sözlerini, bütün gelenekleri, bütün yorumları, bütün alışkanlıkları yeniden ölç.

Çünkü ölçünün kendisi, ölçülmekten korkmaz.

Mahmut Celal Özmen