Kadınlar ile İlgili Bazı Rivayetlerin Analizi ve Kur’ana Arzı

Giriş

İslam düşünce tarihinde toplumsal adaletin, bireysel sorumluluğun ve insani onurun sınırları belirlenirken başvurulan en temel ölçüt şüphesiz ki ilahi vahiydir. Ancak tarihsel süreçte oluşan geleneksel kabuller, kabile kültürü ve dönemsel siyasal konjonktür, dinin özünü oluşturan adalet ilkesinin gölgelenmesine ve kadın algısının dar kalıplara hapsedilmesine yol açmıştır. Özellikle rivayet külliyatında yer alan bazı haberler, tarihsel bağlamlarından koparılarak veya metin tenkidinden geçirilmeden mutlaklaştırılmış; neticede kadını kamusal alandan, ilmi hayattan, yönetim mekanizmalarından ve hatta eğitimin kendisinden soyutlayan edilgen bir zihniyet inşa edilmiştir. Oysa Kur’an-ı Kerim, insanı cinsiyet üzerinden değil, sorumluluk, adalet ve takva ilkeleri üzerinden muhatap almaktadır. Bütüncül bir vahiy okuması ve Nebi’nin sahih pratikleri incelendiğinde; kadını hayatın dışına iten, onu aklen veya dinen yetersiz gören anlayışın dinden ziyade geleneksel kabullerin bir yansıması olduğu açıkça görülmektedir. Bu çalışma, kadının toplumsal ve hukuki konumunu sınırlamaya yönelik rivayetleri Kur’an’ın temel ilkelerine arz ederek eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi ve toplumsal yaşamın kaçınılmaz bir gereği olan liyakat esasını yeniden hatırlatmayı amaçlamaktadır.

1- Kadınlar ile İlgili Bazı Rivayetlerin Analizi ve Kur’ana Arzı

Hadis kaynaklarında ve klasik dönem derlemelerinde, kadının idari, hukuki veya zihinsel yetkinliğini sınırlayıcı ifadeler içeren ve benzer şekilde eleştirilere konu olan diğer rivayetler şunlardır:

1. Kadınların “Aklı ve Dini Eksik” İddiasının Kur’an’a Arzı

Metin: “Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin… Çünkü ben cehennem halkının çoğunun sizlerden olduğunu gördüm… Aklı ve dini eksik olup da eli ayağı tutan kimsenin aklını sizin kadar çelen başka birini görmedim.”

Kaynakları: Buhârî, Hayız, 6; Müslim, İmân, 132; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15.

Eleştirel Analiz: Bu rivayet de kadınların şahitliği ve özel halleri üzerinden genelleştirilmiş, kadının zihinsel ve manevi olarak yetersiz olduğu iddiasına dayanak yapılmıştır. Bu haber, hukuki ve dönemsel uygulamaların genelleştirilerek kadının yaratılıştan yetersiz gösterilmesi çabasıdır. Aklı ve dini eksik olan bir varlığın dinî emirlerden tam sorumlu tutulması mantık ilkeleri açısından çelişki oluşturur (Kırbaşoğlu, 2014).

Kur’an’a Arz: Kur’an-ı Kerim’de kadın ve erkek, dinî ve ahlaki sorumluluklar açısından tamamen eşit muhataplar olarak tanımlanır (Ahzâb, 33/35). İbadetlerde, amellerin karşılığında ve ilahi mükafatta cinsiyet bir eksiklik veya üstünlük sebebi değildir (Nahl, 16/97). Kadının biyolojik ve fizyolojik durumlarından kaynaklanan ibadet muafiyetlerini (muayyen günler) veya ekonomik hayatın o günkü şartlarına dayalı tanıklık durumunu (Bakara, 2/282) “dinen ve aklen eksiklik” olarak nitelendirmek vahyî mantıkla bağdaşmaz. Kur’an’da insanı üstün kılan tek ölçüt takvadır (Hucurât, 49/13).

2. “Kadınlarla İstişare Edip Tersini Yapın” İddiasının Kur’an’a Arzı

Metin: “Kadınlarla istişare edin, sonra da dediklerinin tersini yapın.” (Veya: “Kadınlara danışın, fakat onlara muhalefet edin.”)

Kaynaklar: Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 3; İbn el-Cevzî, el-Mevdûât, c. 2, s. 272.

Eleştirel Analiz: Zaten hadis usulü açısından İbn el-Cevzî ve Aclûnî gibi muhaddisler tarafından “mevzu” (uydurma) veya derece zayıf kabul edilen bu söz, geleneksel kültürün dine sokuşturduğu uydurmalardan biridir (İbn el-Cevzî, 1966, c. 2, s. 272). Bu rivayet, geleneksel kültürde kadının aklını ve karar alma mekanizmasını aşağılamak için sıklıkla kullanılmıştır.

Kur’an’a Arz: Kur’an-ı Kerim, istişareyi toplumsal ve ailevi hayatın temel ilkesi olarak koyar. Şûra Suresi 38. ayette müminlerin işlerini istişare ile yürüttükleri belirtilir. Ayrıca Bakara Suresi 233. ayette, çocuğun sütten kesilmesi hususunda dahi anne ve babanın “karşılıklı danışarak ve anlaşarak” karar vermeleri emredilir. Danışmayı emreden fakat danışılan kişinin fikrini sırf cinsiyetinden dolayı reddetmeyi öğütleyen bir mantık, Kur’an’ın istişare emrini anlamsız kılar. Sebe Melikesi Belkıs’ın istişare ve akılla ülkesini felaketten kurtarması (Neml, 27/32-44), bu anlayışı kökten çürütür.

3. “Kadına Yazı Öğretilmemesi” İddiasının Kur’an’a Arzı

Metin: “Kadınları odalara oturtmayın, onlara yazı öğretmeyin; onlara dikiş nakış ve Sûre-i Nûr’u öğretin.” Kaynaklar: Hâkim el-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 2, s. 396; İbn el-Cevzî, el-Mevdûât, c. 2, s. 269.

Eleştirel Analiz: Hadis tenkitçileri (Hâkim ve Zehebî vb.) bu haberin senesinde yalancı raviler bulunduğunu ve uydurma olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Bu rivayet, kadını eğitimsiz bırakıp eve hapsetmeyi amaçlayan uydurma bir haberdir (Özafşar, 2003). Buna rağmen kadının okuma yazma öğrenmesine ve eğitilmesine karşı çıkan çevrelerce suistimal edilmiştir.

Kur’an’a Arz: Kur’an-ı Kerim’in ilk emri “Oku!” dur (Alak, 96/1). İlim öğrenmek, erkeğe olduğu kadar kadına da yüklenmiş bir sorumluluktur. Vahiy, kalemle yazmayı ve öğrenmeyi insan olmanın temel ayrıcalığı sayar (Alak, 96/4). Kadının okuma yazma öğrenmesini yasaklayan anlayış, bilginin cinsiyeti olmadığını beyan eden Kur’an ilkelerine zıttır. Nitekim Resulullah döneminde Şifâ bint Abdillah gibi sahabî kadınlar okuma yazma öğretmekle görevlendirilmiştir (İbn Hacer, 2008, c. 8, s. 202).

4. “Uğursuzluğun Kadında Olduğu” İddiasının Kur’an’a Arzı

Metin: “Uğursuzluk üç şeydedir: Evde, kadında ve atta.” Kaynaklar: Buhârî, Cihâd, 47; Müslim, Selâm, 115.

Eleştirel Analiz: Nitekim Hz. Âişe bu rivayeti duyduğunda şiddetle karşı çıkmış ve “Kur’an’ı Furkan’a indirene yemin olsun ki Nebi böyle bir şey söylemedi. O sadece ‘Cahiliye insanları uğursuzluğun evde, kadında ve atta olduğuna inanırlardı’ dedi” diyerek metni düzeltmiştir (Zerkalî, 2002, s. 110). Hz. Âişe, bu rivayeti duyduğunda metin tenkidi yaparak haberi kökten düzeltmiştir. Resulullah’ın uğursuzluğu onaylamadığını, aksine cahiliye toplumunun bu batıl inancını hikâye ettiğini belirtmiştir (Zerkalî, 2002, s. 110). Bu durum, metni Kur’an’a arz etmenin en somut tarihsel örneğidir.

Kur’an’a Arz: Bir insanı, evi veya hayvanı doğuştan “uğursuz” saymak İslam’ın tevhid ve adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Kur’an-ı Kerim’de “uğursuzluk” anlayışı batıl bir cahiliye inancı olarak reddedilir. Yasin Suresi 19. ayette, uğursuzluk iddia eden muhataplara “Uğursuzluğunuz kendi yanınızdadır” denilerek, insanın başına gelenlerin kendi amellerinden kaynaklandığı vurgulanır.

5. “İşlerini Bir Kadına Teslim Eden Bir Topluluğun Asla Felah Bulamayacağını” İleri Süren Rivayetin Analizi ve Kur’ana Arzı

Arapça Metni: Lâ yuflihu kavmun vellev emrehumute’mraeten.    لَنْ يفُْلِحَ قوَْمٌ وَلَّوْا أمَْرَهُمُ امْرَأ ةَ

Türkçe Anlamı: “İşlerini (yönetimlerini) bir kadına veren/teslim eden bir topluluk asla felah bulmaz (kurtuluşa/başarıya ermez).”

Kaynaklar: Bu rivayet, hadis külliyatında Ebû Bekre Nufey’ b. el-Hâris el-Sekafî kanalıyla aktarılmaktadır. Rivayetin yer aldığı temel kaynaklar şu şekildedir:

Buhârî: Kitâbü’l-Meğâzî (Savaşlar Bölümü), “Kısra ve Kayser’in Mektubu” babı (Hadis No: 4425)

Kitâbü’l-Fiten (Fitneler Bölümü), “Cemel Vakası / Fitne Zamanında Tutum” babı (Hadis No: 7099) Tirmizî: Kitâbü’l-Fiten, “Kadının Yöneticiliği” babı (Hadis No: 2262) – Tirmizî bu hadis için “HasanSahih” değerlendirmesinde bulunmuştur.

Nesâî: Kitâbü Âdâbi’l-Kudât (Hakimlik Adabı), “Kadının Hüküm Vermesi/Yönetici Olması” babı (Hadis No: 5388)

Ahmed b. Hanbel: Musned, Ebû Bekre Musnedi (Hadis No: 20411, 20420)

Rivayetin Vurgulandığı Bağlam (Sebeb-i Vürûdu): Hadis kaynaklarında belirtildiğine göre Ebû Bekre bu sözü; Sasani (Pers) İmparatoru II. Hüsrev (Perviz) öldürülüp yerine kızı Boran (Bûrânduht) tahta çıkarıldığı haberi Medine’ye ulaştığında Nebi’nin söylediğini nakletmiştir. Ebû Bekre, Cemel Vakası sırasında Hz. Âişe’nin safında savaşa katılmamasını da yıllar sonra hatırladığı bu rivayete dayandırmıştır (Güler, 2018, s. 112).

Eleştirel Analiz:  İşlerini bir kadına teslim eden bir topluluğun asla felah bulamayacağını ileri süren rivayet (Buhârî, Meğâzî, 82; Fiten, 18), hadis metodolojisi ve İslam düşüncesi açısından öne çıkan tartışma konularından biridir. Sahabi Ebû Bekre Nufey’ b. el-Hâris tarafından aktarılan bu haber, Sasani İmparatorluğu’nda III. Erdeşîr’in öldürülmesinden sonra kızı Boran’ın (Bûrânduht) tahta geçmesi üzerine söylendiği iddia edilen tarihsel bir bağlama sahiptir (Özafşar, 2003). Ancak bu rivayetin genel ve bağlayıcı bir dinî hüküm gibi sunulması, Kur’an’ın bütüncül adalet anlayışı, toplumsal velayet ilkesi ve Nebi’nin sahih pratikleriyle açık bir çelişki oluşturmaktadır.

Rivayetin Kur’an’a Arzı: İslam ilim geleneğinde Hz. Âişe başta olmak üzere pek çok fakih ve usulcü, Nebi’ye nispet edilen haberlerin metin açısından denetlenmesinde “Kur’an’a arz” ilkesini esas almıştır (Kırbaşoğlu, 2014). Kur’an-ı Kerim, insanlığın toplumsal ve siyasal organizasyonunda cinsiyeti değil, ehliyet, liyakat ve adaleti temel ölçüt olarak belirler.

Tevbe Suresi 71. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir (dostları ve müttefikleridir). İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar…” Ayette geçen “velayet” kavramı; kamusal alanda yardımlaşmayı, toplumsal sorumluluğu, denetimi ve yönetim yetkisini kapsar (Güler, 2018). Kur’an, kadına toplumu ıslah etme ve iyiliği egemen kılma hususunda erkekle eşit bir kamusal rol ve velayet yüklemiştir. Kadının yönetici veya kamu görevlisi olmasını yasaklamak, ayette ifade edilen bu toplumsal velayet hakkını ve görevini fiilen işlevsiz kılmak anlamına gelir.

Kadının idareci olamayacağı iddiası, Neml Suresinden onay almaz.  Neml Suresi’nde anlatılan Sebe Melikesi Belkıs kıssasında, Belkıs’ın, yönettiği toplumda istişareye önem veren, akılcı ve adil bir devlet başkanı olarak sunulmaktadır. Kur’an bir kadının devlet başkanlığı tecrübesini olumlu niteliklerle ve takdirle aktarırken, “kadından yönetici olmaz” demek doğrudan Kur’an meşruiyetine ve mantığına karşı çıkmaktır (Bayındır, 2007).  Kur’an meşruiyetini cinsiyetten değil, ilkelere bağlılıktan alan bir yönetim modelini onaylar. Nitekim Neml Suresi’nde (23-44. ayetler) Sebe Melikesi Belkıs’ın ülkesini yönetme tarzı uzunca anlatılır. Kur’an, Belkıs’ın krallığını danışmaya (şûra), akla, diplomasiye ve adalete dayanarak yönetmesini takdir eden bir dille aktarır. Erkek danışmanlarının savaşa ve yıkıma meyilli tutumuna karşı Belkıs, barışçı ve basiretli yönetimiyle halkını felaketten korumuş ve nihayetinde Süleyman (a.s.) ile birlikte tek olan Allah’a teslim olmuştur. Eğer bir kadının yönetici olması toplumu helake götüren mutlak bir felaket nedeni olsaydı, Kur’an bir kadının adil ve akılcı yönetimini örnek bir siyasal basiret olarak sunmazdı (Özafşar, 2003). Üstünlük ve yetkinliğin temeli Hucurât Suresi 13. ayette netleştirilmiştir: “Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.” Nisâ Suresi 135. ayet ile Mâide

Suresi 8. ayet ise kararlarda ve yönetimde adil olunmasını emreder. Kur’an’da “kadınlar yönetemez” veya “kadının kararı geçersizdir” şeklinde tek bir ifade bulunmazken, adalet ve liyakat evrensel ilkeler olarak vazedilmiştir.

2- Kadınları Kamusal Alandan Soyutlayan Yaklaşımların Eleştirisi

Tarihsel süreçte oluşan geleneksel kültürün etkisiyle; kadının hâkim, amir, müdür, eğitmen, alim veya devlet başkanı olamayacağını savunan, kadını eve hapsedip toplumsal hayattan ve mesleki gelişimden tecrit eden tutumlar dinî referanslarla meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu yaklaşımlar Kur’an’ın insan tanımıyla bağdaşmaz.  Kur’an, kadını ve erkeği ahlaki ve hukuki açıdan bağımsız birer birey olarak muhatap alır. Nisâ Suresi 32. ayette “Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır” buyurularak kadının mülkiyet, çalışma ve iktisadi teşebbüs hakkı güvenceye alınmıştır. Nahl Suresi 97. ayet ve Ahzâb Suresi 35. ayet ise kadın ile erkeğin salih amellerde, toplumsal fayda üretiminde ve ilmi gelişimde tamamen eşit sorumluluk ve avantaja sahip olduğunu beyan eder. Kadının eğitilmesini engelleyen, meslek edinmesini yasaklayan ve onu pasif bir nesne konumuna indirgeyen anlayışlar, dinin özünden değil, yerel geleneklerin ve kabile kültürünün dine eklemlenmesinden kaynaklanmaktadır (Atay, 2012).

“Nebi Kur’an’a Aykırı Söz Söylemez” İlkesi Üzerinden Bu Rivayetin Reddi

Nebi’ye nispet edilen bir haberin sıhhatini belirleyen ana parametre metnin Kur’an ayetleriyle olan uyumudur. Ebû Bekre rivayeti (“İşlerini kadına teslim eden toplum felah bulmaz”) metin ve mana açısından

Kur’an’a doğrudan aykırıdır. Nebi, Kur’an’ın hükümlerine aykırı bir beyanda bulunamaz; zira Kur’an, Nebi’nin yetkisini ve sınırlarını bizzat çizmiştir (Bakara 2/170, Ahzâb 33/36).  Kadının yöneticiliğini veya karar mekanizmalarında bulunmasını yasaklayan bu tür rivayetler, Emevi ve Abbasi dönemlerinde krallık rejimi ve geleneksel siyasal yapıyı meşrulaştırmak amacıyla uyduruldu veya tarihsel bağlamından koparılarak genelleştirildi.  (Bayındır, 2011).

Kadının Hâkimliği ve Şahitliği Meselesi

Geleneksel fıkıhta kadının devlet başkanı veya hâkim olamayacağına dair kısıtlamalar sıklıkla kadının şahitliğiyle ilgili ayete (Bakara 2/282) dayandırılır. Bu fıkhi yaklaşım, Kur’anı bütüncül anlamaktan uzaktır. Bakara Suresi 228. ayetteki “Kadınların erkekler üzerindeki hakları, erkeklerin kadınlar üzerindeki haklarına denktir” hükmünün genel bir eşitlik ilkesi koyduğunu vurgular.  Kadının tek başına hâkimlik veya yöneticilik yapamayacağı yönündeki klasik dönem içtihatları, Kur’an’ın sarih nassı değil, dönemin sosyo-kültürel şartlarına göre yapılmış insan ürünü hikmete aykırı fıkhi tercihlerdir (Bayındır, 2011).

Nitekim klasik fıkıhta bile İbn Cerîr et-Taberî ve İbn Hazm gibi alimler, kadının her türlü idari ve hukuki makama (hâkimlik ve devlet başkanlığı dâhil) gelebileceğini savunmuşlar ve bu konunun dinde mutlak bir yasak olmadığını ortaya koymuşlardır.

Diyanet ve Geleneksel Meallerdeki Çeviri Hataları 

Geleneksel meal ve fıkıh anlayışının kadın hakları konusunda Kur’an’ın metnini çarpıttığını söylemeliyiz.  Özellikle kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayetlerde (örneğin Nisâ Suresi 34. ayet) erkeğe mutlak bir egemenlik, kadına ise kölece bir itaat yüklendiği; bunun Kur’an’ın adalet ve velayet ilkelerine tamamen zıt olduğu ortadadır. Kadın ve erkek, Kur’an’ın ifadesiyle bir elmanın iki yarısı gibi birbirinin tamamlayıcısı ve toplumsal alandaki velisidir (Tevbe 9/71).

Liyakat ve Ehliyet Esası ve İlkesi Üzerinden Rivayetin Reddi

Yönetimde belirleyici olan husus cinsiyet değil, Nisâ Suresi 58. ayette emredilen emanetin ehline verilmesi ilkesidir. Yönetim, idare, müdürlük, hâkimlik ve alimlik birer “emanet”tir. Bir kadının bu alanda yetenekli ve birikimli olması halinde emanetin ona tevdi edilmesi ilahi emrin gereğidir. Cinsiyet üzerinden ehil olanı engelleyip ehil olmayana görev vermek adalet ilkesinin ihlalidir (Bayındır, 2007).

3- Nebi (a.s)’nin Örnekliği ve Sahih Pratikleri

Nebi’nin (s.a.v.) hayatı incelendiğinde, kadınların kamusal, siyasal, iktisadi ve ilmi alanın tam merkezinde yer aldığı görülmektedir:

Siyasi Katılım ve Biat: Nebi (s.a.v.), Birinci ve İkinci Akabe Biatlarında Medineli kadınlardan da doğrudan siyasi biat almıştır. Mümtehine Suresi 12. ayet uyarınca gerçekleşen bu biat, kadınların bağımsız birer siyasi aktör olarak toplumsal sözleşmeye taraf olmalarının açık kanıtıdır (İbn Hişam, 2010, c. 2, s. 85).

Kamu Yönetimi ve Denetim Görevi: Nebi (s.a.v.) ve ardından Hz. Ömer döneminde, Şifâ bint Abdillah isimli sahabî kadın Medine pazarının denetiminden sorumlu kamu görevlisi (muhtesib/pazar hâkimi) olarak atanmıştır (İbn Hacer, 2008, c. 8, s. 202). Bu uygulama, kadının idari ve hukuki yetki üstlenmesinin ilk dönemdeki somut örneğidir.

İlmi ve Hukuki Otorite: Hz. Âişe, sadece Nebi’nin eşi değil; aynı zamanda dönemin en büyük fakihlerinden, hadis nakilcilerinden ve siyasi figürlerinden biridir. Sahabiler halledemedikleri hukuki ve dini meseleleri Hz. Âişe’ye sorup onun fetvalarıyla hareket etmişlerdir (Zerkalî, 2002, s. 145). Bir kadının alim ve müfti olmasını kabul edip idareci veya hakim olamayacağını iddia etmek kendi içinde çelişkilidir.

İktisadi Hayat: Hz. Hatice, Nebi ile evlenmeden önce de evliliği sırasında da ticaret kervanları işleten, sermaye yöneten bağımsız bir iş kadınıdır. Nebi (s.a.v.) bu durumu hiçbir zaman engellememiş, aksine desteklemiştir.

Vahye Uygun Diğer Tarihi Veriler

Hadis külliyatında, kadının toplumsal konumunu ve ilmi yetkinliğini destekleyen sahih rivayetler bulunmaktadır:   “İlim öğrenmek kadın-erkek her Müslümana farzdır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 17).

Nebi (s.a.v.), kadınların mescide gelmelerini, cuma ve bayram namazlarına katılmalarını, sosyal hayatta aktif olmalarını teşvik etmiş ve “Allah’ın kadın kullarının Allah’ın mescitlerine gelmelerine engel olmayın” buyurmuştur (Buhârî, Cuma, 13; Müslim, Salât, 136).

Hz. Ömer’in devlet başkanı sıfatıyla mehir miktarını sınırlama isteğine mescitteki bir kadının Nisa Suresi 20. ayeti delil göstererek itiraz etmesi üzerine Hz. Ömer’in “Kadın isabet etti, Ömer yanıldı” diyerek kararından vazgeçmesi (İbn Kesir, 1999, c. 2, s. 242), kadının devlet başkanını denetleme ve kamusal kararları engelleme yetkisini gösterir.

4- Hayatın Gerçekleri ve Mantıksal Argümanlar

Yönetim yeteneği, kriz yönetimi, karar alma becerisi ve liderlik biyolojik cinsiyetin değil; eğitim, birikim, tecrübe, karakter ve zekanın bir sonucudur. Biyolojik determinizm üzerinden kadının “duygusal olduğu ve rasyonel kararlar alamayacağı” iddiası mantıksal açıdan geçersizdir. İnsanlık tarihi boyunca vasıfsız erkek yöneticilerin felakete sürüklediği yüzlerce devlet olduğu gibi, adaletle ve başarıyla yönetilen kadın liderliğindeki toplumlar da mevcuttur. İslam hukukunun temel amaçlarından (Makâsıdü’ş-Şerîa) biri adaletin tesisi ve liyakatin korunmasıdır. Bir kurumun veya devletin başına cinsiyeti erkek olduğu için ehliyetsiz birinin getirilmesi mi toplumu ıslah eder, yoksa liyakat sahibi, adil ve yetkin bir kadının getirilmesi mi? İkinci şıkkı reddedip birinciyi tercih etmek, İslam’ın “emaneti ehline veriniz” (Nisâ, 58) emrini ihlal etmektir.

5- Kadınların Toplumsal Alanda Çalışmasına Karşı Çıkanların Çelişkileri ve Analizi

Kız çocuklarının eğitimine, meslek edinmesine ve kamusal alanda var olmasına karşı çıkan bağnaz anlayış; sosyolojik, fıkhi ve mantıksal açıdan kendi içinde büyük bir çelişki barındırmaktadır. Bu zihniyet, teoride kadını eve hapsetmeyi savunurken, pratikte hayatın doğal akışı gereği sürekli kadın profesyonellerin hizmetine ihtiyaç duymakta ve bu hizmeti talep etmektedir.

  1. “Bayan Doktor” ve Sağlık Hizmeti Talebi Çelişkisi Bu zihniyetin en belirgin çelişkisi sağlık alanında ortaya çıkar. Eşinin veya kızının mahremiyetini gerekçe göstererek erkek hekime muayene olmasına karşı çıkan, kadın doğum uzmanı, kadın cerrah, kadın psikiyatrist veya kadın diş hekimi arayan bir erkeğin; sıra kız çocuklarının okutulmasına geldiğinde buna engel olması mantık kurallarıyla bağdaşmaz.

Eğer toplumdaki tüm aileler bu anlayışa uyup kız çocuklarını okuldan çekseydi, bugün hastanelerde eşlerini emanet edecekleri o kadın hekimler nasıl yetişecekti? Kendi kızına eğitimi çok görüp, başkasının okuttuğu kızı üzerinden mahremiyet normu oluşturmaya çalışmak açık bir bencilliktir.

  1. Güvenlik ve Mahremiyet İkilemi Toplu taşıma girişlerinde, havalimanlarında, kamu binalarında veya arama noktalarında eşinin ve kızının üst aramasının bir kadın güvenlik görevlisi veya kadın polis tarafından yapılmasını şart koşan anlayış da aynı açmazı yaşar.

Kadının kamu görevlisi olmasına, sokağa çıkmasına ve kolluk kuvvetlerinde yer almasına karşı çıkıp; sıra kendi ailesinin üst aramasına geldiğinde “neden burada kadın görevli yok?” diye tepki göstermek, mantıksal tutarsızlığın sahaya yansıyan somut örneğidir.

  1. Eğitim ve Bakım Hizmetlerindeki İhtiyaç Kız çocuğunu veya torununu kreşe, anaokuluna, kız Kur’an kursuna ya da kız imam hatip lisesine gönderirken öğretmenlerin kesinlikle kadın olmasını şart koşan ebeveynler; aynı zamanda kadının alim, eğitmen veya hoca olmasına karşı çıkan söylemleri desteklemektedir. Eğitici kadronun kadın olmasını isteyip, kadınların eğitim almasını engellemek, temelsiz bir illüzyondan ibarettir.

4. Sahadan Farklı Çelişki Örnekleri

Güzellik, Bakım ve Terzilik Hizmetleri: Kadınlara özel kuaför, terzi veya spor salonu arayıp bu işletmelerin kadınlar tarafından işletilmesini talep ederken; kadınların iktisadi hayata katılımını, iş yeri açmasını veya meslek öğrenmesini yasaklamaya çalışmak. Bu yaklaşım vahyin mesajlarına aykırıdır.

Doğumhane ve Büyütme Süreçleri: Doğumhanede ebe ve hemşirelerin tamamının kadın olmasını isteyip, ebelik ve hemşirelik fakültelerine kız çocuklarının gönderilmesine “kızlar okumaz” diyerek karşı çıkmak. Bu olumsuz yaklaşım vahyin mesajlarına aykırıdır.

Hukuk ve Danışmanlık: Ailevi veya hukuki bir problemde eşinin durumunu rahatça anlatabilmesi için kadın avukat veya kadın psikolojik danışman arayıp, kadınların hukuk veya fen-edebiyat fakültelerinde okumasına karşı durmak. Bu olumsuz yaklaşım vahyin mesajlarına aykırıdır.

5. Düşündürücü ve Mantıksal Sorular

Başkasının okuyan, emek veren ve meslek sahibi olan kız çocuğunun hizmetinden yararlanıp; sıra kendi kız çocuğuna geldiğinde eğitimi yasaklamak ahlaki bir çifte standart değil midir?

Toplumun yarısını oluşturan kadınların hizmetine her alanda muhtaç olup, onların bu hizmeti verecek yetkinliğe ulaşmasını engellemek toplumsal bir akıl tutulması mıdır?

İslam’ın “İlim öğrenmek kadın-erkek her Müslümana farzdır” (İbn Mâce, Mukaddime, 17) buyruğuna rağmen; din adına kadının ilim öğrenmesini engellemek, dinden ziyade yerel ve geleneksel kültürü kutsamak anlamına gelmez mi?

Kadınların sadece kendi hemcinslerine hizmet vermesi idealini savunurken bile, bu hizmeti verecek kadınların yetişmesi için nitelikli bir eğitimden geçmeleri gerektiği gerçeği neden görmezden gelinmektedir?

Sonuç olarak; kadınların eğitimine ve mesleki gelişimine karşı çıkıp, aynı zamanda toplumsal yaşamda kadın çalışan talep etmek, ucu kendine dokunana kadar ilkeleri çiğneyen pragmatik bir tutarsızlıktır. Liyakat ve hizmet odaklı bir toplum yapısı, kadınların hayatın her alanında nitelikli bir şekilde yer almasıyla mümkündür.

6. Yanlış Din Algısının Seküler Feminist Söyleme Malzeme Sunması

Geleneksel kabulleri dinin aslı gibi sunmak ve bağlamından koparılmış tekil rivayetlerle kadını toplumsal alanın dışına itmek, dinin doğru anlaşılmasına büyük zararlar vermektedir. Dinin özündeki ihlas, adalet, takva, eşitlik ve özgürlük ilkeleri perdelenip kadınların meşru hakları kısıtlandığında, bu durum İslam karşıtı ve seküler feminist çevreler için elverişli bir eleştiri malzemesine dönüşmektedir.

Modern dönemde hak ve adalet arayışındaki kadınlar, dinin kendi öz kaynaklarındaki özgürleştirici mesajı göremediklerinde, çözümü dini bütünüyle reddeden ideolojilerde aramaktadırlar. Dolayısıyla mezhepsel, geleneksel ve kültürel önyargıları dinleştirmek, İslam’a hizmet etmemekte; aksine dine yönelik yabancılaşmayı derinleştirmektedir (Güler, 2018).

6- Cinsiyetler Arası Çatışma Değil, Hakkaniyet Tesis Edilmeli

Toplumsal adalet, sadece tek bir tarafın hakkını korumakla değil; cinsiyet ayrımı gözetmeksizin her bir bireyin hukuk karşında eşit, adil ve insani bir muameleye tabi tutulmasıyla mümkündür. Günümüzde aile hukuku uygulamalarında, mevzuattaki eksikliklerde ya da kamu otoritesinin pratikteki kimi taraflı tutumlarında mağduriyet yaşayan; süresiz nafaka, 6284 sayılı yasanın erkek cinsiyetine yönelik ayrımcılık içeren maddelerle dolu olması ve bu yasanın suistimale açık yönleri veya asılsız beyanlar sebebiyle psikolojik travmalara maruz kalan erkeklerin varlığı yadsınamaz bir gerçektir. Bu mağduriyetleri görmezden gelmek ya da hafife almak, adalete olan güveni zedelerken toplumsal yarayı daha da derinleştirmektedir. Ancak yaşanan bu somut haksızlıkların, erkek zihninde ve kalbinde kadın cinsiyetine karşı genel bir öfkeye, kırgınlığa ve düşmanlığa dönüşmesi; mağduriyeti haklı bir zeminden çıkarıp başka bir hataya sürükleme riski taşır. Yaşanan derin kırgınlıkların etkisiyle toplumsal hayattaki tüm kadınları hedef almak, uydurma veya bağlamından koparılmış rivayetleri kadın karşıtı bir silaha dönüştürmek ya da tepkisel bir sapma olarak maskülenist reaksiyonlara sığınmak cinsiyetler arası çatışmayı kızıştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

  1. Mağduriyetin Var Sayılması ve Onarıcı Adalet İhtiyacı Kamu otoritesinin ve hukuk sisteminin temel görevi, taraflardan birini korurken diğerini mağdur edecek girift uygulamalara meydan vermemektir. Bir erkeğin asılsız bir ithamla karşılaşması, uzun yıllar süren ve hayatını kilitleyen tazminat/nafaka yükleri altında ezilmesi ya da babalık haklarının zedelenmesi şüphesiz ağır bir psikolojik yük oluşturur. Bu durumun kamu otoritesince “onarıcı adalet” anlayışıyla ele alınması, mevzuattaki suistimale açık boşlukların giderilmesi ve erkeğin yaşadığı psikolojik travmaların görülerek yapıcı adımlar atılması elzemdir. Hakkaniyet, sadece mağdur kadınların değil, mağdur erkeklerin de sesine kulak verilmesini gerektirir.
  2. Hukuki ve Beşerî Hataları “Kadın Cinsiyetine” İhale Etmeme Sorumluluğu Adaletsizlik kimden ve nereden gelirse gelsin eleştirilmelidir; ancak bir sistemin, bir bireyin ya da kötü niyetli bir tutumun faturasını bütün bir kadın cinsiyetine ya da erkek cinsiyetine kesmek ne aklen ne de dinen caizdir. Bireysel suçlar ve ahlaki eksiklikler şahsidir. Kur’an-ı Kerim’in “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez” (İsrâ, 17/15) ilkesi gereğince; haksızlığa uğramış olmak, başka masum kadınlara, kız çocuklarına, annelere veya kadın cinsiyetine ön yargıyla bakmayı ve onları “şerli varlıklar” olarak nitelendirmeyi meşrulaştırmaz.
  3. Vahyî Ölçü: Bütüncül Adalet ve Şeytanı Sevindirmeyen Duruş Öfke, travma ve mağduriyet hissi; insanın adalet duygusunu körelten, zihnini genellemelere ve aşırı uçlara (feminizm, maskülizm vb.) kaydıran çetin sınavlar arasındadır. Kur’an-ı Kerim, “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin” (Mâide, 5/8) buyurarak, maruz kalınan haksızlık karşısında dahi ölçünün kaçırılmaması gerektiğini emreder. Şeytanın en büyük gayelerinden biri; karı-koca arasını bozmak, cinsiyetler arasındaki güven bağını koparmak, kadın ile erkeği birbirine hasım kılmaktır. Tepkisel öfkelerle uydurma rivayetlere sarılmak, kadını toplumsal hayattan tamamen silmeye çalışmak, erkek veya kadın cinsiyetine nefret beslemek, ilahi vahyî ölçüden saparak şeytanın bu tuzağına düşmek anlamına gelir.
  4. Cinsiyetler Arası Çatışma Değil, Hakkaniyet Mücadelesi Erkeklerin yaşadığı mağduriyetlerin çözümü, feminist söylemlere karşı nefret dolu bir Maskülizm üretmek değildir. Bir yanlışı başka bir yanlışla düzeltmeye çalışmak toplumsal dokuyu tamamen tahrip eder. Çözüm; hukuk karşısında her iki cinsiyetin de eşit ve adil korumaya tabi tutulmasını savunmak, kadın ve erkeğin birbirinin rakibi değil, iyilikte ve adalette yardımlaşan “velileri” (Tevbe, 9/71) olduğu bilincini korumak, bireysel ahlaksızlıklar ile sistemik hataları birbirinden ayırarak hak mücadelesini ahlaki ve hukuki sınırlar içinde vermektir.

Sonuç olarak; mağdur olan erkeklerin ve kadınların yaşadığı travma ve acı derin bir empatiyle karşılanmalı, bu mağduriyetlerin giderilmesi için kamu otoritesi nezdinde yapıcı reformlar talep edilmelidir. Ancak bu haklı talep ve kırgınlık, asla erkek ve kadın cinsiyetine yönelik bir düşmanlığa, uydurma rivayetlerin arkasına sığınmaya ya da toptancı bir nefret söylemine dönüşmemelidir. Mümince duruş; haksızlığa uğradığında dahi adaleti, merhameti ve hakkaniyeti ayakta tutmayı gerektirir.

7- Bütüncül Değerlendirme ve Düşündürücü Sorular

Toplumsal gelişim ve ıslah, nüfusun yarısını oluşturan kadınların akıl, birikim ve yeteneklerini kamusal alandan çekerek değil; onları adalet ve liyakat ilkeleri çerçevesinde sürecin merkezine alarak mümkündür. Kur’an-ı Kerim, insanı “yeryüzünün halifesi” olarak tanımlarken bu görevi erkeğe özel kılmamış, sorumluluğu insana yüklemiştir.

Sonuç olarak şu sorular üzerinde düşünmek icap eder:

  • Kur’an-ı Kerim “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir” buyururken, kadının kamusal yönetim haklarını elinden almak Kur’an’ın velayet ilkesini daraltmak anlamına gelmez mi?
  • Sebe Melikesi Belkıs’ın adil ve basiretli yönetimini takdirle anan bir Kitap, liyakatli bir kadının idareci olmasını nasıl felaket sebebi sayabilir?
  • Emaneti ehline vermeyi emreden vahiy karşısında; ehil bir kadını sırf cinsiyeti sebebiyle devre dışı bırakıp ehliyetsiz bir erkeği tercih etmek adaletle nasıl bağdaşır? Sizce Kur’an ehliyetsiz ve liyakatsiz bir erkeği, ehliyetli ve liyakatli bir kadının önüne geçirir mi? Bu Kur’an da geçen emanetin ehil olana verilmesi ilkesini zedelemez mi?
  • Âişe’nin fıkıh, tefsir, siyaset ve savaş yönetimi (Cemel Vakası) hususundaki otoritesini ve sahabenin dinî konularda ona başvurmasını sahih kabul eden bir rivayet anlayışı; aynı Hz. Âişe’nin kadın olduğu gerçeğini görmezden gelerek kadının aklen ve dinen eksik olduğunu, kamu görevi üstlenemeyeceğini iddia eden haberleri nasıl aynı epistemolojik sepette toplayabilmektedir?
  • Medine pazarının denetimi ve zabıta/hâkimlik görevi (hisbe) için Şifâ bint Abdillah’ın bizzat Nebi ve Hz. Ömer tarafından yetkilendirilmesini nakleden raviler, aynı zamanda kadının mahkemede dahi söz hakkının kısıtlı olduğunu veya idari amir olamayacağını iddia ederken bu tarihsel ve ameli çelişkiyi nasıl gerekçelendirmektedirler?
  • Mekke’den Medine’ye yalnız başına hicret eden, Akabe’de ve Hudeybiye’de bağımsız siyasi irade beyanıyla biat eden sahabî kadınların bu cesur ve özerk duruşlarını aktaran külliyat; nasıl olmuş da aynı kadınları kocasından izinsiz sokağa dahi çıkamayan, iradesi ipotek altındaki pasif varlıklar olarak resmeden rivayetleri bünyesinde barındırabilmiştir?
  • Bir yanda Hz. Ömer’in devlet başkanı olarak aldığı mehir kararını mescitte kamuya açık bir şekilde ayetle çürüten ve koskoca halifeye “Ömer yanıldı, kadın isabet etti” dedirten kadının özgür ve sorgulayıcı profilini aktarıp; diğer yanda kadının aklının ve şahitliğinin değersizleştirildiği metinleri rivayet etmek, ravilerin zihnindeki kadın tasavvurunun ne denli parçalı ve tutarsız olduğunu göstermez mi?
  • Nebi’nin vefatından hemen sonra iktidar mücadelelerinin ve kabilevi çekişmelerin alevlendiği bir tarihsel kesitte ortaya çıkan ve siyasal meşruiyeti erkek egemen Sasanilerin çöküşü (Boran’ın tahta geçişi) üzerinden kurgulayan bir rivayetin; Kur’an’ın Zamandan ve mekândan bağımsız adalet ilkelerinin önüne geçirilmesi, hadis tenkidinde metin eleştirisinin ne kadar ihmal edildiğinin somut bir kanıtı değil midir?
  • Kur’an-ı Kerim, İbrahim’in (a.s.) eşine meleklerin müjde getirdiğini, Musa’nın (a.s.) annesine doğrudan vahyedildiğini/ ilham edildiğini ve Meryem’in ilahi kelamla muhatap kılındığını haber verirken; ravilerin kadını manevi ve zihinsel açıdan “dinen eksik” sayan haberleri Nebi’ye isnad etmeleri, vahyin kadın tanımıyla ne derece büyük bir kopuş yaşadıklarını ortaya koymuyor mu?
  • İlk vahiy geldiğinde Nebi’ye en büyük zihinsel, psikolojik ve iktisadi desteği sağlayan, onu teselli edip yönlendiren Hz. Hatice’nin basiretini ve lider karakterini övgüyle nakleden geleneksel hafıza; nasıl olur da işlerini bir kadının rehberliğine ve yönetimine bırakan toplumların helak olacağını iddia eden bir anlayışa teslim olabilmiştir?

8- Çözüm Önerileri

Kadının kamusal alandaki rolünü kısıtlayan, eğitim ve yönetim haklarını gasp eden geleneksel önyargıların aşılması; dinî, akademik, sosyolojik ve hukuki boyutları olan bütüncül bir zihniyet dönüşümünü gerektirir.

Yapısal bir ıslah sağlamak adına uygulanması gereken temel çözüm önerileri şunlardır:

1. Usul-i Hadis ve Metin Tenkidinin Kur’ana Arz İlkesi ile Yeniden Canlandırılması

İlke: Hadis rivayetlerinin Nebi’nin ağzından çıkan kesin mutlak sözler olarak değil, Nebi’ye ait olduğu iddia edilen zanni sözler olarak anlatılması gerekmektedir. Hadislerin sıhhati değerlendirilirken, sadece sened (ravi zinciri) incelemesiyle yetinilmeyip, Hz. Âişe’nin metodolojisinde olduğu gibi “metin tenkidi” ve “Kur’an’a arz” ilkeleri kurumsallaştırılmalıdır.

Uygulama: Kur’an’ın adalet, liyakat (Nisâ, 4/58) ve toplumsal velayet (Tevbe, 9/71) ilkelerine açıkça aykırı olan, kadını ikincilleştiren rivayetlerin dinî hükümlere dayanak yapılamayacağı akademik ve ilmî düzeyde açıkça ilan edilmelidir (Kırbaşoğlu, 2014).

2. Bütüncül Tefsir ve Din Eğitimi Müfredatının Yenilenmesi

İlke: Kur’an ayetleri bağlamından koparılarak tekil olarak değil, bütüncül bir yaklaşımla (tefsirü’l-Kur’ân bi’l-Kur’ân) ele alınmalıdır. Ayetler, Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü ve sistemi içinde ele alınmalı ve bu şekilde anlaşılmalıdır.

Uygulama: İlahiyat fakültelerinde, Diyanet İşleri Başkanlığı eğitimlerinde ve din dersi müfredatında; Sebe Melikesi Belkıs’ın adil yönetimi (Neml, 27/32-44), Hz. Hatice’nin iktisadi liderliği ve Şifâ bint Abdillah’ın kamu denetçiliği (hisbe) görevi gibi vahye ve Nebi’nin sahih örnekliğine uygun örnekler ön plana çıkarılmalıdır (Özafşar, 2003, s. 165).

3. “Emanet ve Liyakat” Vurgusunun Kamusal Alanda Esas Alınması

İlke: Kur’an’ın yönetim, idare ve karar mekanizmalarındaki temel ölçütü cinsiyet değil; ehliyet, liyakat ve adalettir.

Uygulama: Diyanet, sivil toplum kuruluşları ve akademide düzenlenecek seminerlerle; “idareci veya hakim olmanın şartının erkeklik değil, işin gerektirdiği yetkinlik olduğu” fikri topluma işlenmelidir. Cinsiyetçi kısıtlamaların dinî değil, tarihsel ve kültürel tortular olduğu vurgulanmalıdır.

4. Toplumsal Mantık ve Çelişki Farkındalığı Oluşturulması

İlke: Muhafazakâr kesimlerin toplumsal yaşamdaki pratik ihtiyaçları ile söylemleri arasındaki tutarsızlıklar yüzlerine tutulan bir ayna olmalıdır.

Uygulama: “Kendi ailesi için kadın doktor, kadın öğretmen veya kadın polis talep edip kız çocuklarının eğitimine karşı çıkmanın” mantıksal ve ahlaki bir çifte standart olduğu kamuoyu vicdanına düşündürücü sorularla sunulmalıdır. Bencilliğe dayanan bu pragmatik tutumun İslam ahlakıyla bağdaşmadığı işlenmelidir.

5. Kadın Haklarının Seküler/Feminist Tekelden Çıkarılıp İlahi Adalet Zeminine Oturtulması

İlke: Kadın hakları mücadelesi batılı ideolojilerin bir taklidi olarak değil, Kur’an’ın özündeki adalet ve insan onuru ilkelerinin bir gereği olarak savunulmalıdır.

Uygulama: Müslüman kadın akademisyenler, ilim insanları ve aktivistler; kadının özgürleşmesini din dışı söylemler yerine doğrudan İslam’ın kendi kaynaklarından (Kur’an ve sahih sünnet) üreterek toplum önüne koymalıdır. Bu durum, hak arayan kitlelerin dine yabancılaşmasını da engelleyecektir (Güler, 2018, s. 130). 6. Kurumsal ve Hukuki Güvencelerin Sağlanması

İlke: Kadınların eğitim, çalışma ve meslek edinme hakkı dinî veya örfî gerekçelerle engellenemez bir temel insan hakkıdır.

Uygulama: Kız çocuklarının eğitimden mahrum bırakılması veya erken yaşta evlilik gerekçesiyle okuldan çekilmesi gibi durumlar karşısında hukuki yaptırımlar kararlılıkla uygulanmalı; kadınların her türlü idari, adli ve akademik makama liyakatle gelebilmesinin önündeki bürokratik veya zihni engeller kaldırılmalıdır.

7. Vahyin Hakemliği ve Merkezi Furkan Rolü Olarak “Kur’an’a Arz Usulü”nün Müfredatlara Eklenmesi

İlke: Kur’an-ı Kerim, kendisini hak ile batılı, doğru ile yanlışı ayıran mutlak ölçüt, yani Furkan (Âl-i İmrân, 3/4) ve anlaşmazlıklarda müracaat edilecek yegâne Hakem (En’âm, 6/114) olarak tanımlar. Nebi’ye nispet edilen veya din adına ileri sürülen her türlü anlayışın, zihniyetin ve rivayetin nihai karar mercii vahiydir.

Tevhid, İman ve Takva Boyutu: Kur’an’a arz konusu, sadece teknik bir akademizm veya fıkhi bir usul tartışması değildir; doğrudan bir ihlas, tevhid, iman ve takva konusudur. Allah’ın kelamını tüm beşerî birikimlerin, geleneklerin, geleneksel kabullerin ve ravi nakillerinin üstünde tutmak, kelime-i tevhidin ve vahye imanın ameli bir gereğidir. Yüce Allah’a ve O’nun adaletine samimiyetle (ihlasla) bağlanan ve O’ndan sakınan (takva sahibi) bir mümin; zihnini ve vicdanını Kur’an’ın mihenk taşına teslim etmekle yükümlüdür. Vahyi hakem kılmaktan kaçınıp geleneksel kabulleri kutsamak, gayriihtiyari de olsa beşerî olanı ilahi olanın önüne geçirme riskini taşır ki bu durum tevhid hassasiyetiyle bağdaşmaz.

Uygulama: “Kur’an’a Arz Usulü”, ilkokuldan üniversiteye, Diyanet’in eğitim programlarından ilahiyat müfredatlarına kadar tüm din eğitimi süreçlerine zorunlu ve merkezi bir ders/yöntem olarak eklenmelidir. Öğrencilere ve topluma; dinî bir bilgiyle karşılaştıklarında onu öncelikle Kur’an’ın adalet, liyakat, insan onuru ve tevhid ilkelerine arz etme zihinsel melekesi kazandırılmalıdır. Böylece kadını ikincilleştiren veya hayatın dışına iten rivayet ve yorumların, vahyin süzgecinden geçirildiğinde dinî bir değer taşımadığı bilinci kazandırılmalıdır.

Sonuç

Sonuç olarak; insanı yeryüzünün halifesi kılan ilahi irade, toplumsal ıslahı ve adalet ihtiyacını sadece bir cinsiyetin omuzlarına yüklememiş; kadın ve erkeği birbirinin “velisi” kılarak iyiliği egemen kılma görevini müşterek bir sorumluluk olarak ilan etmiştir (Tevbe, 9/71). Bir yanda kadını eve hapsedip, onu ilimden, amirlikten, hâkimlikten ve kamu görevinden meneden söylemleri dinî bir zorunluluk gibi sunmak; diğer yanda ise aynı kadınların yetiştireceği hekimlere, öğretmenlere, güvenlik görevlilerine ve uzmanlara muhtaç olmak, çözülmesi imkânsız bir toplumsal akıl tutulmasıdır. Bağlamından koparılmış veya usul süzgecinden geçirilmemiş tekil rivayetlerle kadının hakkını ve yetkinliğini kısıtlamak, Kur’an’ın “emaneti ehline veriniz” (Nisâ, 4/58) buyruğunu göz göre göre çiğnemek anlamına gelir. Unutulmamalıdır ki, dinde aslolan geleneklerin ve kültürün kutsanması değil, vahyin adaleti öne çıkaran ilke ve amaçlarına tabi olunmasıdır. Kadına yönelik üretilen tarihsel önyargılar, dinin özündeki adalet mesajını gölgelemekle kalmamış; hak ve özgürlük arayışındaki kitleleri din dışı ideolojilerin kucağına iterek en büyük zararı yine dinî düşüncenin kendisine vermiştir. Bugün düşünmemiz gereken asıl soru şudur: Toplumu ıslah edecek ve geleceğe taşıyacak olan şey; sırf kadın ya da erkek olduğu için ehliyetsiz kişilere yetki devretmek midir, yoksa cinsiyetine bakılmaksızın liyakat, adalet ve ahlak sahibi insanları sorumluluk makamına getirmek midir? Vahyin cevabı nettir: Üstünlük ve yetkinlik ne erkeklikte ne de kadınlıktadır; üstünlük ancak takvada, adalette ve salih işlerde yarışmaktadır (Hucurât, 49/13).

Vedat Kat  Ağustos 2026 – Bursa

Kaynakça

Aclûnî, İ. b. M. (1351). Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs. Kahire: Maktabat al-Kudsi.

Atay, H. (2012). Kur’an’a Göre İslam’da Kadın Hakları. Ankara: Atay Yayınları.

Bayındır, A. (2007). Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk. İstanbul: Süleymaniye Vakfı Yayınları.

Bayındır, A. (2011). Ticaret ve Fıkıh: Kur’an Ayetleri Işığında. İstanbul: Süleymaniye Vakfı Yayınları.

Buhârî, M. b. İ. (t.y.). el-Câmiu’s-Sahîh. Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye.

Güler, İ. (2018). Politik Hadisler: Hadislerin Siyasal Bağlamı ve Eleştirisi. Ankara: Ankara Okulu Yayınları.

İbn el-Cevzî, A. b. A. (1966). el-Mevdûât. Medine: el-Maktabat al-Salafiyya.

İbn Hacer el-Askalânî. (2008). el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe. Kahire: Dâru’l-Hadîs.

İbn Hişam, A. M. (2010). es-Sîretü’n-Nebeviyye. Beyrut: Dâru’l-Kütübî’l-İlmiyye.

İbn Kesir, İ. b. Ö. (1999). Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm. Riyad: Dâru Tayyibe.

Kırbaşoğlu, M. H. (2014). Alternatif Hadis Metodolojisi. Ankara: Ankara Okulu Yayınları.

Müslim, b. h. (t.y.). el-Câmiu’s-Sahîh. Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî.

Özafşar, M. E. (2003). Hadis Arayışları: Hadislerin Tarihsel ve Metodolojik Analizi. Ankara: Kitabiyat Yayınları.

Tirmizî, M. b. İ. (t.y.). el-Câmiu’s-Sunan. Beyrut: Dâru’l-Garbî’l-İslâmî.

Zerkalî, H. (2002). el-A’lâm: Kâmûsu Terâcim. Beyrut: Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn.