Tevhid ve Vahdet-i Vücûd Arasında Kritik Bir Ayrım..
İnsan, varlığı anlamaya başladığı andan itibaren aynı büyük sorunun etrafında dolaşır: Varlık nedir? Biz neyiz, önümüzde duran dünya nedir ve bütün bunların ardında nasıl bir hakikat vardır? Bu soruların cevabı, yalnızca felsefenin değil, dinin de en temel meselelerinden biridir. Fakat özellikle Allah’ın varlığı ile yaratılmışların varlığı arasındaki sınırın nasıl kurulacağı meselesinde, düşünce tarihinin en çetin tartışmalarından biri ortaya çıkar. Tasavvuf tarihinde “vahdet-i vücûd” adıyla anılan anlayış da bu tartışmanın merkezinde yer alır.
Vahdet-i vücûd kavramını savunanların kendi terminolojileri içerisinde söyledikleri ile bu anlayışın dışarıdan yapılan eleştirileri arasında önemli farklar bulunduğu bilinmelidir. Ancak burada üzerinde durulması gereken temel mesele şudur: Allah ile yaratılmışlar arasındaki ontolojik ayrım ortadan kaldırılırsa, kulluk ve ulûhiyet arasındaki sınır nasıl korunacaktır?
Kur’an’ın tevhid öğretisi, insanı önce bu ayrımı kavramaya çağırır. “Lâ ilâhe illallah” yalnızca bir cümle değildir; insanın bütün varlık tasavvurunu düzenleyen bir ölçüdür. Allah ilâhtır, insan kuldur. Allah yaratandır, insan yaratılmıştır. Allah hükmedendir, insan hükme muhtaçtır. Allah mutlak kudrettir, insan sınırlı ve muhtaçtır. Bu ayrımlar silindiğinde, yalnızca bir felsefî kavram değişmez; dinin bütün ahlâkî ve amelî yapısı sarsılır.
Bu sebeple “Allah’tan başka ilâh yoktur” ile “Allah’tan başka mevcut yoktur” ifadeleri arasında basit bir kelime farkı bulunduğunu düşünmek mümkün değildir. Birincisi tevhidin temel ifadesidir. İkincisi ise varlık kavramına dair çok daha kapsamlı bir ontolojik iddiadır. Böyle bir iddianın Kur’an ve sahih sünnette açık bir iman esası olarak bulunup bulunmadığı sorusu önemlidir.
Çünkü Kur’an’ın dünyayı anlatma biçiminde yaratılmışlar gerçek bir anlamda vardır. Gökler ve yer vardır. İnsan vardır. Melekler vardır. Cinler vardır. Hayat ve ölüm vardır. Cennet ve cehennem vardır. Bunların hiçbiri Allah değildir ve hiçbirinin Allah’ın parçası olduğu söylenemez.
Buradaki “parça” düşüncesi ayrıca üzerinde dikkatle durulması gereken bir meseledir. Allah’ın isim ve sıfatlarının yaratılmışlarda tecelli etmesi ile yaratılmışların Allah’ın parçaları olduğunu söylemek aynı şey değildir. Bir aynada güneşin ışığının görünmesi, aynanın güneşin bir parçası olduğu anlamına gelmez. İnsan merhamet edebilir; fakat bu, insanın ilâhî özden bir parça taşıdığı anlamına gelmez. İnsan bilgi sahibi olabilir; fakat onun bilgisi Allah’ın zatından kopmuş bir parça değildir.
Yaratılan ile Yaratan arasındaki bu sınır, İslam’ın kulluk anlayışının da temelidir.
Secde bunun en açık sembollerinden biridir. Müslüman secde ettiğinde herhangi bir varlığın içindeki “ilâhî parçaya” yönelmez. Doğrudan Allah’a kulluk eder. Kâbe’ye yönelmek Kâbe’ye ibadet etmek değildir. Bir mekâna yönelmekle o mekânı ilâh edinmek arasındaki fark, tevhidin anlaşılması bakımından son derece önemlidir.
Aynı şekilde bir insanın Allah’a yakın kabul edilmesi, onun Allah’ın bir parçası olduğu anlamına gelmez. Bir kimse ne kadar salih, âlim veya takvalı kabul edilirse edilsin, kul olmaktan çıkıp ilâhî bir varlık hâline gelemez. İnsanlığın en büyük peygamberleri bile kulluk makamıyla anılmıştır.
Burada tasavvuf tarihindeki bazı sözler de gündeme gelir: “Ben Hakk’ım”, “Sizin taptığınız ayağımın altındadır” gibi ifadeler… Bu sözler tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanmış, bazı mutasavvıflar bunları vecd hâli, sembolik dil veya tasavvufî tecrübe bağlamında açıklamaya çalışmıştır. Fakat bu yorumların varlığı, sözlerin zahirî anlamlarının problemli olmadığı anlamına gelmez.
Tam tersine, dinî ifadelerde ölçünün ne olduğu sorusunu gündeme getirir.
Bir sözün arkasına sınırsız bir “hikmet” yerleştirmek, sonunda söylenen her şeyi savunulabilir hâle getirebilir. Oysa bir Müslüman açısından asıl ölçü, kişinin kendi tecrübesinden veya mistik hâlinden önce vahyin ne söylediğidir.
Çünkü din, yalnızca insanın iç dünyasında yaşadığı yoğunluklardan ibaret değildir. Din aynı zamanda ölçüdür. Ölçü yoksa vecd, insanı hakikate de götürebilir, kendi zihninin kurduğu bir dünyaya da sürükleyebilir.
Burada asıl tehlike belki de şudur: Allah’a yaklaşma arzusunun Allah ile birleşme düşüncesine dönüşmesi.
İnsan, Allah’ı sever; fakat Allah olmaz. Allah’a yaklaşır; fakat Allah’ın parçasına dönüşmez. Allah’ın kulluğunu derinleştirir; fakat kulluk sınırından çıkmaz. Belki de kulluğun en büyük asaleti tam burada saklıdır: İnsan, ne olduğunu bilerek yücelir.
Tevhid insanı küçültmez. Aksine onu putlardan kurtarır.
İnsan taş değildir, ağaç değildir, hayvan değildir, başka bir insan değildir ve bunların hiçbiri Allah değildir. Fakat bütün bunların Allah tarafından yaratılmış olması, insana onların karşısında ölçülü bir sorumluluk yükler. Yaratılanı Yaratan’la özdeşleştirmek tevhidin sınırını bulanıklaştırırken, yaratılanı bütünüyle anlamsızlaştırmak da insanın dünyadaki sorumluluğunu zayıflatabilir.
İşte bu nedenle mesele yalnızca “vahdet-i vücûd doğru mudur, yanlış mıdır?” sorusundan daha büyüktür. Mesele, insanın Allah’la ilişkisini hangi kavramlarla kuracağıdır.
Kur’an’ın çizdiği dünyada insan, varlığıyla Allah değildir; varlığını Allah’a borçlu olan bir kuldur. Güneş Allah değildir; fakat Allah’ın yaratmasıyla doğar. Su Allah değildir; fakat Allah’ın nimetidir. İnsan Allah değildir; fakat Allah’ın yarattığı, sorumluluk yüklediği ve imtihan ettiği bir varlıktır.
Bu ayrımın korunması, tevhidin kalbini korumaktır.
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, Allah’a yaklaşmak için kendisini Allah’a dönüştürmeye çalışmasıdır. Oysa İslam’ın kulluk anlayışı insanı başka bir yere çağırır: Kendini ilâhlaştırmadan Allah’ı yüceltmeye, kendi varlığını mutlaklaştırmadan Rabbini tanımaya, kulluğundan utanmadan kulluğunun şerefini taşımaya…
“Lâ ilâhe illallah” insanın kendi sınırını bilmesidir.
Bu cümle, gökyüzü ile yeryüzünün, yaratıcı ile yaratılanın, kul ile Rabbin arasına bir sınır çizer. Fakat bu sınır bir uzaklık değil, hakikatin düzenidir.
İnsan kuldur.
Allah Rabdir.
İnsan yaratılmıştır.
Allah yaratandır.
Ve belki de bütün mesele, insanın kendisini olduğundan başka bir şey zannetmemesinde düğümlenir.
Çünkü insan kulluğunu kaybettiğinde özgürleşmiş olmaz; aksine kendisine yeni ilâhlar üretmeye başlar. Tevhid ise insanı bu sahte ilâhlardan kurtarır ve bütün varlığın sahibine yöneltir.
Bu yüzden tevhidin en sade, en güçlü ve en berrak cümlesi hâlâ aynıdır:
| Lâ ilâhe illallah |
İnsanın söyleyebileceği en büyük söz belki de kendisinin Allah olmadığını bilmesi; en büyük hakikat ise Allah’ın Allah, kulun da kul olduğunu unutmamasıdır.
Mahmut Celal Özmen

