Sessiz Raflardan Hayata İnmiş Bir Kitap: Kur’an
İnsan, bazen en büyük yoksulluğu elindekinin kıymetini bilmediğinde yaşar. Açlık yalnızca ekmeğin yokluğu değildir; hakikatten uzak kalmış bir gönlün sessiz çığlığı da bir açlıktır. Nice insanlar vardır ki ömürleri boyunca bir hazineye yaslanır, fakat onu hiç açıp bakmaz. Sandığın içinde duran cevher, sahibine ait olsa da ona ışık olmaz. Çünkü ışık, ancak kapağı açılan hazineden yükselir.
Kur’an da böyledir. O, yalnızca sayfalar arasına sıkışmış mukaddes bir metin deÄŸil; insanın karanlığına doÄŸan ilahî bir ÅŸafaktır. Fakat ÅŸafak, gözlerini kapatanlara sabahı göstermez. GüneÅŸ her gün doÄŸar; doÄŸmayan, bazen insanın idrakidir.
İnsan, emek verdiği şeyle büyür. Alın terinin değdiği her değer, kalpte kök salar. Zahmetsizce kazanılanlar ise rüzgârın önündeki yaprak misali savrulmaya mahkûmdur. Belki de bu yüzden miras kalan nimetler, çoğu zaman mücadeleyle elde edilenlerin yerini tutamaz. Çünkü emek, yalnızca bedeni değil, ruhu da olgunlaştırır.
Bir toplumun dinini miras olarak devralması büyük bir nimettir; fakat o nimetin gerçek değeri, onu yeniden keşfetme cesareti gösterebilmektedir. İsimlerin Müslüman olması, kalplerin de aynı hakikati taşıdığı anlamına gelmez. İnsan bazen inancını yaşadığını zanneder; oysa sadece alışkanlıklarını tekrar etmektedir. Gelenek, hakikati taşıdığı sürece kıymetlidir. Hakikatin önüne geçtiğinde ise insanı uyutan tatlı bir ninniye dönüşebilir.
Kur’an’ın ilk çaÄŸrısı okumaktır. Fakat bu okuma, dudakların telaffuzundan ibaret deÄŸildir. Asıl okuma; ayetlerin insanın vicdanında yankılanması, zihninde sorular uyandırması ve hayatına yön vermesidir. Çünkü Kur’an, cevap vermeden önce soru sormayı öğretir. “Ben kimim?“, “Nereden geldim?“, “Niçin yaşıyorum?“, “Nereye döneceÄŸim?“… Bu soruların cevabını aramayan bir ömür, denizi görmeden kıyıda yaÅŸayan gemiye benzer.
Kur’an, insanı sadece ibadete deÄŸil; düşünmeye, anlamaya ve hakikati aramaya davet eder. Her ayeti, insanın içine bırakılmış bir kandildir. O kandil ancak tefekkürün nefesiyle alevlenir. Okunmayan her ayet, suskun bir dost gibi bekler; anlaşılmayan her hakikat ise gönlün kapısında sabırla bekleyen bir misafir gibidir.
Tarih boyunca hakikatin sesi hiçbir zaman alkışlarla karşılanmadı. Peygamberler, taşlanan sokaklardan geçti; alayların, iftiraların ve inkârın gölgesinde yürüdüler. Çünkü hakikat, insanın putlarını kırar. O put bazen taştandır, bazen altından; bazen de insanın kendi nefsidir. En zor kırılan put ise insanın içinde büyüttüğü kibirdir.
Dün insanlar peygamberlerden gökten mucizeler indirmelerini istediler; bugün ise hakikatin kendisini görmezden gelmenin yollarını arıyorlar. DeÄŸiÅŸen çaÄŸlar oldu, deÄŸiÅŸmeyen ise insanın hakikatten kaçarken ürettiÄŸi bahaneler… Oysa gökten inen en büyük mucize zaten insanlığın ellerindedir: Kur’an.
Ne acıdır ki bazen en çok öpülen kitap, en az okunan kitaba dönüşebiliyor. En güzel mahfazalarda saklanan mushaflar, hayatın en zor anlarında bile açılmadan kalabiliyor. Oysa Kur’an, rafların süsü olmak için deÄŸil; kalplerin rehberi olmak için gönderildi.
Modern çaÄŸ, insana sınırsız seçenekler sundu; fakat anlamını eksiltti. Bilgiyi çoÄŸalttı, hikmeti azalttı. Gürültüyü büyüttü, sessiz düşünceyi unutturdu. İnsan artık her ÅŸeyi biliyor gibi görünüyor; fakat kendisini tanımakta her zamankinden daha çok zorlanıyor. İşte tam da bu yüzden Kur’an’ın sesi, bugünün insanı için her zamankinden daha hayati bir çaÄŸrıdır. Çünkü o, insanı yalnızca bilgiye deÄŸil; hikmete ulaÅŸtırır.
İnsan özgürdür. Seçebilir, inanabilir, inkâr edebilir. Fakat hiçbir tercih sonuçlarından bağımsız deÄŸildir. Özgürlük, sorumlulukla anlam kazanır. Kur’an’ın sunduÄŸu hürriyet anlayışı, insanı başıboÅŸ bırakmaz; aksine ona yaptığı her tercihin ebediyetle bağını hatırlatır. Dünya, sonsuzluÄŸun eÅŸiÄŸindeki kısa bir konaktır. Burada atılan her adım, ebedî yolculuÄŸun yönünü tayin eder.
İman, yalnızca kalpte saklanan bir duygu değildir. O, insanın bakışına yansıyan merhamettir; diline yerleşen doğruluktur; eline hâkim olan adalettir. İman, insanın yürüyüşüne vakar, susuşuna hikmet, konuşmasına nezaket katan görünmez bir ışıktır. Eğer bu ışık hayatımıza yansımıyorsa, karanlığı yalnızca isimlerimiz aydınlatamaz.
Kur’an, insana Rabbini tanıtırken aslında onu kendisiyle de tanıştırır. İnsan, Allah’ı tanıdıkça aczini öğrenir; aczini öğrendikçe kibri terk eder; kibri terk ettikçe hakikate yaklaşır. Hakikate yaklaÅŸan gönül ise artık dünyaya baÅŸka gözlerle bakmaya baÅŸlar. Aynı gökyüzü daha mavi, aynı yaÄŸmur daha bereketli, aynı hayat daha anlamlı görünür.
Belki de bütün mesele budur: Kur’an’ı yalnızca okumak deÄŸil, onun tarafından okunabilmektir. Ayetlerin insanın vicdanını satır satır iÅŸlemesine izin vermektir. Çünkü insan bazen bir kitabı okur; bazen de kitap insanı yeniden yazar.
Ve belki de gerçek diriliÅŸ tam burada baÅŸlar…
Bir mushafın sessizce açıldığı, bir ayetin kalbe usulca dokunduÄŸu, gözlerin satırlardan çok kendine çevrildiÄŸi o anda… İnsan, dünyayı deÄŸiÅŸtirmeden önce kendi içindeki karanlığı aydınlatması gerektiÄŸini fark eder. İşte o an, kelimeler yalnızca okunmaz; yaÅŸanır. Hakikat yalnızca öğrenilmez; insanın ruhunda yeniden doÄŸar. Çünkü ilahî kelamın asıl mucizesi, sayfalarda yazılı olması deÄŸil, ona gönlünü açan insanı bambaÅŸka bir insana dönüştürebilmesidir.
Mahmut Celal Özmen

