Kader mi Konuşur, İnsan mı Seçer?
İnsan, bazen gecenin sessizliğinde göğe bakar ve kendi varlığını düşünür. Sonsuz karanlığın içinde hiç şaşmadan dönen yıldızları, her sabah doğusundan yükselen güneşi, mevsimlerin değişmeden süren akışını seyreder. Kâinatın her köşesinde büyük bir düzen, kusursuz bir ölçü ve derin bir ahenk vardır. Ne bir yıldız yolunu şaşırır ne de bir nehir akmayı unutur. Toprak, bağrına düşen tohumu sabırla büyütür; bulut, vaktini bulunca yağmurunu indirir. Bütün varlıklar, kendileri için belirlenmiş ilahi yasanın içinde hareket ederler.
Kur’an’ın “Biz her şeyi bir ölçü ile yarattık” buyruğu, işte bu büyük hakikati haber vermektedir. Evrende hiçbir şey başıboş değildir. Her şeyin bir sınırı, bir görevi ve bir hikmeti vardır. Güneşin kaderi ısıtmak ve aydınlatmak, ayın kaderi gecenin karanlığında ışık olmak, arının kaderi bal yapmak, kuşun kaderi gökyüzünde kanat çırpmaktır. Deniz, taşmaması gereken yerde durur; dağ, yeryüzüne denge olur. Kâinatın tamamı ilahi bir ölçünün sessiz itaati içerisindedir.
Fakat insan… İnsan diğer varlıklardan farklı yaratılmıştır. Çünkü ona yalnızca hayat verilmemiş, aynı zamanda tercih hakkı da verilmiştir. İşte insanı ağır ve büyük bir sorumluluğun sahibi yapan şey budur. Bir kuş uçmaya mecburdur, güneş doğmaya… Fakat insan, iyilik ile kötülük arasında seçim yapabilir. Merhameti de seçebilir zulmü de… İnancı da seçebilir inkârı da… Bu yüzden insanın hayatı, sadece yaşanmış bir zaman değil; aynı zamanda verilmiş kararların toplamıdır.
İnsanın asıl imtihanı burada başlamaktadır. Çünkü imtihanın olduğu yerde özgürlük olmak zorundadır. Eğer insanın bütün adımları önceden zorla belirlenmiş olsaydı, iyiliğin de kötülüğün de hiçbir anlamı kalmazdı. O zaman bir zalim neden suçlu sayılsın, bir mazlum neden sabrıyla değer kazansın? Eğer insan mecbur bırakılmış olsaydı, cennet ödül değil, cehennem de adaletsizlik olurdu. Çünkü özgür olmayan bir varlığın hesaba çekilmesi düşünülemez.
İşte bu nedenle kader, çoğu insanın düşündüğü gibi insanın elini kolunu bağlayan görünmez bir zincir değildir. Kader; Allah’ın evrene koyduğu değişmez ölçü ve yasalardır. İnsan ise bu yasaların içinde tercih yapan bir yolcudur. Bir çiftçi yağmuru durduramaz ama toprağını ekip ekmemeyi seçebilir. Bir denizci rüzgârın yönünü değiştiremez ama yelkeninin yönünü değiştirebilir. İnsan da hayatın içinde karşısına çıkan şartları her zaman değiştiremese bile, onlara karşı nasıl davranacağını seçebilir.
Ne var ki insan, çoğu zaman kendi hatalarının yükünden kurtulmak için “kader” kelimesine sığınır. Başarısızlığını alın yazısı sayar, yanlışlarını yazgıya yükler. Oysa insanın yaptığı kötülüğü kadere bağlaması, aslında sorumluluktan kaçma arzusudur. Çünkü insan bilir ki yaptığı her tercih, kendi iradesinin eseridir. Öfkesini büyüten de kendisidir, merhametini çoğaltan da… Yalanı seçen de kendisidir, doğruluğu ayakta tutan da…
Kur’an’ın insana sürekli akletmeyi emretmesi de bundandır. Çünkü akıl, insanın önüne konulmuş en büyük emanettir. İnsan, kendisine verilen akıl ve irade kadar sorumludur. Allah hiç kimseye taşıyamayacağı yük yüklememiştir. Yol göstermiş, doğruyu ve yanlışı bildirmiş, ardından tercihi insana bırakmıştır. İnsan da hayatı boyunca yaptığı seçimlerle kendi yolunu inşa etmektedir.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, kaderi “önceden yazılmış değişmez bir hikâye” sanmasıdır. Oysa insan yaşarken seçmekte, seçtikçe de kendi hayatını oluşturmaktadır. İnsan ister, Allah yaratır. Kul yönelir, Allah karşılığını verir. Böylece insanın kaderi, yaşanırken şekillenen bir yol hâline gelir. Bu sebeple hiç kimse “Ben böyle yazılmışım” diyerek kötülüğünü haklı gösteremez. Çünkü insanın değeri, önüne çıkan yolda değil; o yolu nasıl yürüdüğündedir.
Elbette insanın değiştiremeyeceği gerçekler de vardır. Doğumunu seçemez, anne ve babasını belirleyemez, ölümden kaçamaz. Ölüm, insan için değişmez bir kaderdir. Her nefis onu tadacaktır. Fakat ölümün kaçınılmaz olması, hayatın anlamsız olduğu anlamına gelmez. Bilakis insanın sorumluluğunu daha da derinleştirir. Çünkü sınırlı bir ömür içinde yapılan her tercih, sonsuzluğa uzanan bir iz bırakmaktadır.
Hayat bazen insana ağır imtihanlar getirir; hastalıklar, kayıplar, yalnızlıklar, hayal kırıklıkları… İnsan çoğu zaman bunların altında ezildiğini hisseder. Fakat insanı değerli kılan şey, başına gelenler değil; başına gelenler karşısında gösterdiği duruştur. Sabır da burada anlam kazanır, dua da… Çünkü dua, insanın iradesini Allah’a yöneltmesidir. Umut ise insanın karanlığa rağmen yürümeye devam etmesidir.
Sonunda insan, kendi tercihlerinin karşısına çıkacağını anlayacaktır. Ne iyilik kaybolacaktır ne kötülük… İnsan, ektiğini biçecektir. Çünkü ilahi adalet, kimsenin yükünü başkasına yüklemez. Herkes kendi yürüdüğü yolun şahidi olacaktır.
Belki de hakikat en sade hâliyle şudur:
Yıldızlar mecburdur, insan ise hürdür.
Ve insanın bütün değeri, bu hürriyet içinde yaptığı tercihlerde saklıdır.
Mahmut Celal Özmen

