Peygamber Sevgisinin Ötesinde: Sözün İbadeti, Eylemin Şahitliği..

İnsanlık tarihi, hakikatin sesini karanlıkların içinden yükselten elçilerin izleriyle doludur. Her biri başka bir kavmin kapısını çalmış, başka bir toplumun vicdanına seslenmiş, fakat hepsi aynı hakikatin etrafında birleşmiştir: İnsan, yaratılmış olana kulluk etmekten kurtulup yalnızca Yaratan’a yönelmeli; zulmün karşısında adaleti, kötülüğün karşısında iyiliği, cehaletin karşısında bilgiyi ve gafletin karşısında sorumluluğu kuşanmalıdır. Peygamberler, kendilerine ait bir saltanatın hükümdarları değil, ilahi bir emanetin taşıyıcılarıdır. Onların sözleri kendi adlarına kurulmuş bir hâkimiyetin değil, Allah’ın insanlığa uzanan çağrısının yankısıdır.

Bu sebeple peygamberlerin davetinde şahsi çıkarın gölgesi yoktur. Onlar insanlardan makam, servet, itibar ve dünyevi bir karşılık istememiş; yaptıkları işin mükâfatını kendilerini var eden Allah’a bırakmışlardır. Kur’an’ın farklı peygamberlerin dilinden tekrar tekrar duyurduğu, “Ben buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbi’ne aittir” sözü, yalnızca bir fedakârlık ifadesi değil, peygamberlik ahlakının temel taşlarından biridir. Çünkü hakikati taşıyan insan, hakikatin sahibi değildir. O, kendisine verilen emaneti korumak ve ulaştırmakla yükümlüdür.

Hz. Hud’un kavmine seslenişinde de aynı vakar, aynı sadelik ve aynı sorumluluk bilinci vardır. O, insanları Allah’a kulluğa çağırırken karşılığını insanlardan değil, kendisini yoktan var edenden beklediğini bildirir. Bu çağrının derinliğinde şu hakikat saklıdır: Bir davanın büyüklüğü, davetçinin elde ettiği kazançla değil, uğruna taşıdığı sorumlulukla ölçülür. Hakikati anlatmak bir menfaat kapısına, inancı bir nüfuz aracına, dini şahsi itibarı büyüten bir merdivene dönüştürmek, taşınan emanetin ruhunu yaralamaktır.

Öyleyse peygamberler kendilerine inananlardan ne istemişlerdir? Onların istekleri, şahsi arzularının değil, kendilerine bildirilen vahyin sınırları içinde şekillenmiştir. Allah’ın elçileri insanları kendilerine kul olmaya değil, Allah’a kulluğa çağırmışlardır. Âl-i İmrân suresinin 79. ayeti bu gerçeği apaçık ortaya koyar: Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiği bir insanın, insanlara Allah’ı bırakıp kendisine kulluk etmelerini söylemesi düşünülemez. Çünkü peygamberliğin özü, insanı bir beşerin iradesine hapsetmek değil, onu hakikatin önünde özgür ve sorumlu bir kul hâline getirmektir.

Peygamberi anlamak, onun insan oluşunu unutarak kendisine sınırsız yetkiler yüklemek de değildir; onu sıradanlaştırarak ilahi görevini önemsizleştirmek de. Asıl olan, onu Allah’ın seçtiği elçi olarak tanımak, kendisine bildirilen vahyin ışığında konumunu kavramak ve temsil ettiği mesajı doğru anlamaktır. Sevginin de saygının da ölçüsü burada saklıdır. Zira ölçüsüz yüceltme, zamanla hakikatin üzerini örtebilir; ölçüsüz küçümseme ise insanı hakikatin taşıyıcısına karşı körleştirebilir. İhtiyaç duyduğumuz şey, ne aşırılığın sisine kapılmak ne de inkârın karanlığına düşmektir. İhtiyacımız olan, vahyin aydınlığında doğru bir anlayış geliştirmektir.

Kur’an, peygamberlerin dahi sevdikleri kimselerin hidayetini kendi iradeleriyle gerçekleştiremeyeceklerini bildirir. Kasas suresinin 56. ayetinde Hz. Muhammed’e hitaben, sevdiği kimseleri hidayete erdiremeyeceği, hidayetin Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiği ifade edilir. Bu ayet, insan sevgisinin sınırlarını ve peygamberlik görevinin mahiyetini birlikte düşünmeye davet eder. Peygamberler sevdiklerinin kurtuluşunu arzulayabilir, onların imanla buluşmasını bütün kalpleriyle isteyebilirler. Fakat arzu, ilahi iradenin yerine geçmez; sevgi, insanın iradesini ortadan kaldırmaz. Elçiye düşen, hakikati açıkça bildirmek, onu açıklamak ve yaşantısıyla örnek olmaktır. Kalplere hükmetmek ise insanın değil, Allah’ın yetkisindedir.

Tam da burada, dinî hayatımızın en çok tekrarlanan ifadelerinden biri üzerinde yeniden düşünmek gerekir: Peygamber’e salât ve selâm getirmek. Ahzâb suresinin 56. ayeti, Allah’ın ve meleklerinin Peygamber’e salât ettiğini bildirir ve müminleri de ona salât ve selâm getirmeye çağırır. Bu ayet, Müslümanların Peygamber sevgisini dile getirmelerinin temel dayanaklarından biridir. Ancak üzerinde durulması gereken mesele, bu emrin değerini inkâr etmek değil, Peygamber’e bağlılığın yalnızca sözlü ifadelerden ibaret görülüp görülemeyeceğini sorgulamaktır.

Bir insanın dilinde sevgi, fakat davranışlarında sevgilinin temsil ettiği değerlere karşı kayıtsızlık varsa, o sevginin hayatındaki karşılığı nedir? Adaleti anlatan bir peygamberi övüp haksızlık karşısında susmak; merhameti öğreten bir elçiyi anıp mazlumun feryadına kulak tıkamak; doğruluğu yücelten bir resule salât getirirken yalanı ve çıkarcılığı hayatın sıradan parçaları hâline getirmek, insanı derin bir çelişkinin içine düşürmez mi? Sözün güzelliği, davranışın çirkinliğini örtmek için kullanıldığında, insan kendi vicdanına karşı bir perde çekmiş olmaz mı?

Elbette salât ve selâmın anlamını yalnızca maddi yardım kavramına indirgemek de doğru değildir. Ahzâb suresinin 56. ayetini açıklarken geleneksel anlamını bütünüyle dışlamak yerine, ayetin Müslümanların hayatındaki yeri ile Peygamber’e yardım ve bağlılık konusundaki diğer Kur’an ayetlerini birlikte değerlendirmek gerekir. Nitekim Fetih suresinin 9. ayeti, Allah’a ve elçisine iman etmeyi, elçiye yardım etmeyi ve ona saygı göstermeyi aynı çağrının içinde anmaktadır. Böylece Peygamber’e bağlılığın yalnızca dilde değil, tutum ve davranışlarda da karşılık bulması gerektiği anlaşılmaktadır.

Çünkü bir davaya destek olmak, onun adını sık sık anmaktan ibaret değildir. Destek, gerektiğinde haksızlığın karşısında durmak, bir insanın hakkını savunmak, yoksulun yükünü hafifletmek, emanete ihanet etmemek ve adaleti kişisel çıkarların üstünde tutmaktır. Maddi imkânı olanın malıyla, gücü olanın gücüyle, bilgisi olanın bilgisiyle, sözü olanın sözüyle iyiliğin yanında yer almasıdır. Her insanın imkânı farklıdır; fakat herkesin taşıdığı sorumluluk, kendi imkânları ölçüsünde hakikate ve iyiliğe katkıda bulunmaktır. Bir davanın samimiyeti, insanların ne kadar konuştuğundan önce, o davanın değerleri uğruna neyi göze alabildiklerinde belirginleşir.

A‘râf suresinin 157. ayetinde peygamberin iyiliği emrettiği, kötülüğü yasakladığı, temiz ve yararlı olanı helal kıldığı, pis ve zararlı olanı haram kıldığı, insanların üzerindeki ağır yükleri kaldırdığı anlatılır. Bu tasvir, peygamberlik misyonunun insan hayatına dokunan yönünü ortaya koyar. Peygamberin getirdiği mesaj, yalnızca törenlerde hatırlanan, belirli vakitlerde tekrarlanan sözlerden ibaret değildir; insanın ahlakını, davranışlarını ve başkalarıyla ilişkilerini dönüştürmeyi amaçlayan bir çağrıdır.

Ne var ki insan, zaman zaman dinin özünü yaşamak yerine onun görünür işaretleriyle yetinmeyi tercih eder. Söz söylemek, sorumluluk üstlenmekten daha kolaydır; övgüde bulunmak, fedakârlık yapmaktan daha zahmetsizdir. Dil, insanın vicdanını rahatlatabilir; fakat hayatın gerçekleri, inancın davranışlara ne ölçüde yansıdığını er ya da geç ortaya çıkarır. Bir toplumun dinî duyarlılığını yalnızca söylenen güzel sözlerle ölçmek, onun ahlaki durumunu anlamaya yetmez. Asıl ölçü, adaletin ne kadar korunduğu, merhametin ne kadar yaşatıldığı ve hakikatin ne kadar savunulduğudur.

Öyleyse kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Peygamberimizi anarken onun getirdiği mesajı da taşıyor muyuz? Onun adını sevgiyle dile getirirken onun öğütlediği sorumlulukları da üstleniyor muyuz? Yoksa kelimelerin sıcaklığına sığınıp eylemin ağır yükünden uzak mı duruyoruz?

Peygamber sevgisi, yalnızca dudaklarda yankılanan bir ses olarak kalmamalıdır. Kalbe yerleşmeli, aklı aydınlatmalı, vicdanı diri tutmalı ve davranışlara yön vermelidir. Salât ve selâm, samimiyetle dile getirildiğinde elbette anlamlıdır; fakat bu samimiyetin adalet, merhamet, doğruluk ve sorumlulukla beslenmesi, dinî hayatımızın bütünlüğü açısından büyük önem taşır.

Sonunda mesele, söz ile eylem arasında bir tercih yapmak değildir. Mesele, sözü eylemle, sevgiyi sorumlulukla, inancı ahlakla buluşturabilmektir. Çünkü hakikat, yalnızca dilin söylediği değil, hayatın şahitlik ettiği şeydir. Peygamberleri gerçekten anlamak, onların adlarını anmakla yetinmeyip taşıdıkları ilahi mesajın gereğini yerine getirmeye gayret etmektir. Ve belki de insanın kendisine sorabileceği en ağır, fakat en gerekli soru şudur: Ben, sevdiğimi söylediğim peygamberin davasına hayatımla ne kadar şahitlik ediyorum?

Mahmut Celal Özmen