Saygıdan Tapınmaya: Türbe Kültürü Üzerine..
İnsan, zor anlarında yöneldiği kapının gerçekliğini sorgulamadan huzur bulamaz. Açlıkla, susuzlukla ve sabırla geçen oruç günleri, insanın yalnız bedenini değil, kalbini de arındırmak için vardır. Oruç, insanı gündelik alışkanlıkların gürültüsünden uzaklaştırarak onu hakikate yaklaştırır. Fakat tarih boyunca dinin özünden uzaklaşıldığında, ibadetin ruhu yerine yalnızca şekli kalmış; tevhit inancının berraklığına ise insanın kendi elleriyle kurduğu aracılar gölge düşürmüştür. Bu yüzden “orucunuzu şirkle bozmayın” uyarısı yalnızca bir ibadet hatırlatması değil, aynı zamanda inanç dünyasının derin bir muhasebesidir.
Kur’an’ın birçok yerinde vurgulanan temel gerçek, insan ile Allah arasında hiçbir aracıya ihtiyaç olmadığıdır. Bakara Suresi’nin 186. ayetinde geçen “Kullarım sana beni sorarlarsa, ben onlara yakınım” ifadesi, insanın Rabbine ulaşmak için başka kapılar aramasının gereksizliğini açıkça ortaya koyar. Bu cümle yalnızca bir teselli değil; aynı zamanda bir ilke, bir inanç manifestosudur. Çünkü bu ayetle birlikte insanın duasının doğrudan ilahi huzura ulaştığı ve samimiyetin ibadetin asıl ölçüsü olduğu bildirilir.
Buna rağmen insan psikolojisi çoğu zaman somut olanı arar. Görmek, dokunmak, bir mekâna yönelmek ister. İşte bu eğilim, zamanla bazı mekânların kutsallaştırılmasına ve bazı hatıraların ibadetle iç içe geçirilmesine yol açabilir. İstanbul’da Ramazan aylarında ziyaret edilen Oruç Baba türbesi etrafında anlatılan hikâyeler de bu kültürel hafızanın bir parçasıdır. Rivayetlerden birine göre Oruç Baba, fakir bir derviştir ve orucunu yalnızca sirke ve ekmekle açtığı için bu lakapla anılmıştır. Bir başka anlatıya göre ise İstanbul’un fethine katılan askerlerden biridir; savaş sırasında askerlere su dağıttığı için halk arasında “baba” diye anılmıştır. Bu hikâyeler, tasavvuf ve Osmanlı kültüründe saygıyla aktarılan hatıralar olarak yaşamaya devam eder.
Ne var ki mesele, bu hatıraların varlığından çok onların zamanla kazandığı anlamdır. Bir insanın sade hayatı, fedakârlığı veya güzel ahlakı elbette saygıyı hak eder. Fakat bir hatıranın ibadetle yer değiştirmesi, insanın yöneldiği kapıyı farkında olmadan değiştirebilir. Türbeler bir hatırlama ve saygı mekânı olarak kalırken anlamlıdır; fakat bir “dilek kapısı” ya da aracılık beklentisinin merkezi hâline geldiğinde, ibadetin yönü belirsizleşmeye başlar.
Oysa Kur’an’ın çizdiği çerçeve nettir: İnsan ile Allah arasındaki mesafe mekânsal değil, ahlakidir. Bu mesafe dua ile, samimiyet ile ve doğru davranışlarla kapanır. Bir mezarın başında edilen dua ile gece yarısı kimsenin görmediği bir anda edilen dua arasında ilahi bakımdan bir üstünlük yoktur; hatta Kur’an’ın ruhuna göre asıl değerli olan, kalbin gösterişten uzak bir şekilde Rabbine yönelmesidir. Çünkü o yöneliş, gelenekten değil içtenlikten doğar.
Bu nedenle eleştiri, türbelerin varlığına değil; onların ibadetin merkezi hâline getirilmesine yöneliktir. Tarih boyunca peygamberlerin en güçlü uyarısı da bu noktada ortaya çıkar: İnsan, kutsalı ararken yeni kutsallar üretmemelidir. İnanç, aracılarla çoğaldıkça aslında özünden uzaklaşır. Oysa tevhit, sadeliği ve doğrudanlığıyla güçlüdür.
Sonuçta oruç yalnızca aç kalmak değildir; kalbin yönünü düzeltmektir. İnsan gün boyu nefsini dizginlerken, akşam duasında kime seslendiğini de hatırlamalıdır. Kur’an’ın söylediği gibi Allah insana zaten yakındır. Bu yakınlığı unutturan her alışkanlık, ister gelenek ister kültür adıyla ortaya çıksın, inancın özüne yeniden bakmayı gerektirir. Çünkü hakiki ibadet, insanın kalbinde başlar ve hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan doğrudan Rabbine ulaşır.
Mahmut Celal Özmen

