Varoluşun İzinde İnsana Yakınlık

Varoluş üzerine düşünürken insanın en çok durakladığı yerlerden biri, kendisiyle Yaratıcısı arasındaki bağdır. Kâf Suresi’nde geçen “Biz ona habl’ul-verîdinden daha yakınız” beyanı da bu bağ üzerine yeniden düşünmeye çağırır.

Bu ayeti uzun yıllar boyunca meallerde “Biz ona şah damarından daha yakınız” şeklinde okuduk. Süleymaniye Vakfı’nın Kur’an mealinde Kâf Suresi’nin 16. ayeti için yapılan bir açıklama ise beni ayette geçen habl’ul-verîd ifadesinin peşine düşürdü.

Habl kelimesi Arapçada ip, bağ ve uzanan şey anlam alanına sahiptir. Verîd ise v-r-d kökünden gelir. Bu kök ulaşmak, varmak, bir yere gelmek gibi anlamlar taşır. Klasik sözlük ve tefsirlerde habl’ul-verîd, insanın boyun bölgesindeki damar üzerinden açıklanmıştır. Kur’an’ın Hâkka Suresi’nde kullandığı vetîn kelimesi ise kalple bağlantılı, kesilmesi hayatın sona ermesiyle ilişkilendirilen hayati bir damar olarak anlatılır.

Süleymaniye Vakfı’nın dikkat çektiği nokta burada farklı bir okuma imkânı sunar. Habl kelimesinin ipliksi bir yapıyı, verîdin ise ulaşmayı ve ulaştırmayı çağrıştıran anlamlarından hareketle habl’ul-verîd ifadesinin sinir lifleriyle ilişkili olabileceği ileri sürülür. Duyulardan gelen bilgiyi beyne, beyinden gelen uyarıları organlara taşıyan sinir ağı bu açıdan dikkat çekici bulunur.

Bu yorum, klasik tefsirlerdeki damar açıklamasından ayrılır. Kelimenin anlam alanı tek başına “sinir sistemi” sonucunu zorunlu kılmadığı için bunu yeni bir okuma imkânı olarak değerlendirmek daha isabetli görünüyor.

Asıl dikkat çekici olan ise ayetin bütünüdür:

“İnsanı biz yarattık. Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona habl’ul-verîdinden daha yakınız.”

Yaratılış, nefsin fısıltısı ve yakınlık aynı ayette buluşur.

İnsan kendi içinde olup biteni her zaman aynı açıklıkla fark edemez. Bir düşüncenin nasıl doğduğunu, bir duygunun nereden yükseldiğini, bir niyetin hangi anda şekillendiğini sonradan anlayabilir. Henüz söze dönüşmemiş düşüncelerimiz, davranışa yansımamış niyetlerimiz vardır.

Kur’an tam bu noktada Allah’ın “nefsinin ona ne fısıldadığını” bildiğini söyler.

Bu ifade ayetteki yakınlığın anlamını da derinleştirir. Allah insanın içinden geçeni, sakladığını, henüz dile getirmediğini bilir. Klasik tefsirlerde ayetin Allah’ın ilmi ve kudretiyle açıklanması da bu bağlamı görünür kılar.

Süleymaniye Vakfı’nın habl’ul-verîd ifadesini sinir lifleriyle ilişkilendiren yorumu ise insanın iç dünyasıyla bedeni arasındaki bağlantı üzerinde düşünmeye imkân verir.

Dış dünyadan gelen bir uyarıyı sinir sistemimiz aracılığıyla algılarız. Beyinle beden arasında sürekli bir iletişim vardır. Korktuğumuzda kalbimizin hızlanması, heyecanlandığımızda nefesimizin değişmesi, kaygılandığımızda bedenimizin gerilmesi bunun gündelik hayatta fark ettiğimiz örnekleridir. Bir duygu zihinde yaşanırken bedende de karşılık bulur.

Bu noktadan sonra insanın yaratılışına doğru biraz daha geriye gitmek istedim.

Alak Suresi’nin ilk ayetleri insanın başlangıcını hatırlatır:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. İnsanı alaktan yarattı.”

Alak kelimesinin kökünde tutunmak, ilişmek, asılı olmak gibi anlamlar bulunur. Aynı kökün ilgi, bağ ve ilişkiyi ifade eden geniş bir anlam alanı da vardır. Türkçede kullandığımız alaka kelimesi de bu kökten gelir. Böyle bakıldığında kelime yalnızca yaratılışın bir aşamasını adlandırmakla kalmaz; tutunma ve ilişki anlamlarını da zihne getirir.

Mü’minûn Suresi’nde yaratılışın aşamalarından söz edilir ve ardından şöyle buyrulur:

“Sonra onu bambaşka bir yaratılışla var ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir!” (Mü’minûn, 23/14)

Tek bir hücreyle başlayan insan bedeni zamanla çoğalır, farklılaşır. Dokular oluşur, organlar gelişir, dolaşım ve sinir sistemi şekillenir. Hücrelerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli enerjinin üretiminde mitokondriler önemli görev üstlenir. Sinir hücreleri de iletişimlerini sürdürebilmek için bu enerjiye ihtiyaç duyar.

Bedenin farklı sistemleri birbiriyle bağlantı içinde çalışır. Beyin, sinir sistemi, hormonlar, kalp ve dolaşım arasında sürekli bir etkileşim vardır. İnsan düşündüğünde, hissettiğinde, korktuğunda veya sevindiğinde yaşadığı şey zihinsel bir tecrübeyle sınırlı kalmaz. Beden de bu yaşantıya katılır.

Bir hücreden insan bedenine uzanan gelişim hayranlık vericidir. Fakat Kur’an’ın insan hakkında anlattıkları bedenin oluşumuyla sona ermez.

İnsan hisseder, düşünür, niyet eder, tercih yapar. Ardından sözleri ve davranışları ortaya çıkar.

İşte burada yeniden Kâf Suresi’ne dönüyoruz:

“Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.”

Bir davranış ortaya çıkmadan önce içimizde bir yöneliş oluşabilir. Söyleyeceğimiz söz önce zihnimizden geçer. Öfkemizi büyütebilir veya durdurabiliriz. Bir iyiliğe yönelebilir, bir haksızlıktan vazgeçebiliriz. Dışarıdan henüz hiçbir şey görünmezken insanın içinde çok şey yaşanıyor olabilir.

Allah bütün bunları bilir.

Belki habl’ul-verîd ifadesinin asıl çarpıcılığı da burada ortaya çıkar. Klasik tefsirlerin dikkat çektiği hayat damarı üzerinden de düşünsek, sinir liflerini gündeme getiren çağdaş yorumu dikkate alsak da ayetin merkezindeki hakikat değişmez: İnsanın en içte kalan hâli Allah’ın bilgisinin dışında kalmaz.

Süleymaniye Vakfı’nın Kâf Suresi’nin 16. ayetine ilişkin yorumu benim için bir kelimenin anlamını araştırmaktan daha uzun bir yolculuğun başlangıcı oldu. Habl’ul-verîdin peşinden giderken vetîn ile karşılaştım. Oradan alaka, insanın yaratılışına, bedenin gelişimine ve sinir sistemine uzandım.

Sonunda yeniden başladığım yere döndüm:

“İnsanı biz yarattık. Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona habl’ul-verîdinden daha yakınız.”

Belki varoluşun anlamını ararken çok uzaklardan başlamaya gerek yoktur.

İnsan önce kendi içine bakabilir.

Henüz söze dönüşmemiş düşüncesine, davranışa dönüşmemiş niyetine, içinde kıpırdayan yönelişlerine…

Çünkü insan, içinde beliren bir düşüncenin ne zaman niyete, niyetin ne zaman bir tercihe dönüştüğünü hemen fark edemeyebilir.

Bu yakınlık bilinci insanı kendi iç dünyasına karşı daha dikkatli olmaya çağırır. Niyetine, sözüne, davranışına yeniden bakmaya…

Rabbine hiçbir hâlinin gizli olmadığını ve tercihlerinden sorumlu olduğunu bilerek yaşamak, insanın hayata bakışını değiştirir…

Dilerim, “Oku kitabını!” dendiğinde yüzü aydınlananlardan oluruz.

Mürüvvet Çalışkan