Kurtuluşun Gölgesinde Kaybolan İnsan..
İnsan, bazen cenneti ararken kendi içindeki cenneti yıkar; kurtulacağına inandıkça kurtulma sorumluluğunu unutur. Bir başkasının eteğine tutunarak göğe yükseldiğini sanır, fakat kendi vicdanının kuyusuna düşerken bunu fark etmez. Kimi, kendisi için çoktan açıldığına inandığı cennet kapılarının gölgesinde yaşar; kimi, o kapıların ardında ne olduğunu bilmeden, elinde yalnızca duası, yüreğinde yalnızca umudu, omuzlarında ömrü boyunca taşıyacağı bir sorumlulukla yürür. Birinin huzuru kendisine vaat edilmiş kurtuluşta, diğerinin huzursuzluğu ise henüz tamamlanmamış insanlığındadır.
Ne tuhaftır ki insan, bazen kurtulacağına en çok inandığı yerde başkasını anlamaktan uzaklaşır. Kendisine bir kurtarıcı bulan, zamanla kendi iradesini gereksiz bir yük sayar. Bir mürşidin gölgesini güneş, bir kerameti hakikat, bir aidiyeti teminat, bir topluluğu kurtuluşun yegâne adresi zanneder. Sonra yavaş yavaş kendi sorularından vazgeçer; aklını başkasının sözlerine, vicdanını başkasının hükümlerine, geleceğini başkasının vaatlerine bırakır. Oysa insanın ruhu, başkasının avucunda taşınacak bir emanet değildir. Hiçbir etek, insanı kendi sorumluluğundan sonsuza dek saklayamaz; hiçbir makam, insanın kendi vicdanıyla arasına ebedî bir perde çekemez.
Kurtuluşun pazara çıkarıldığı yerde iman, bir alışverişin diline mahkûm olur. Bir salavatın karşısına cennetler, bir bağlılığın karşısına garantiler, bir teslimiyetin karşısına hesapsız mükâfatlar konulur. İnsan, neye inandığını düşünmekten çok, inancıyla ne kazanacağını hesaplamaya başlar. Dua, içten yükselen bir yakarış olmaktan çıkar, kazanç cetveline yazılan bir rakama dönüşür. İbadet, ruhun Allah’a yönelişi olmaktan uzaklaşır; görünmez bir terazide sevap biriktirmenin yöntemine indirgenir. Böylece insan, Allah’ı ararken kendi menfaatinin peşine düşer; kulluk ederken bile kendisine ayrıcalık satın almaya çalışır.
Oysa Nebilerin yürüdüğü yol, ayrıcalıkların döşediği yumuşak bir yol değildi. O yolun taşları açlıkla, yalnızlıkla, kayıpla, ihanetle ve insanın kalbini parçalayan sınavlarla döşenmişti. Allah’ın elçisi olmak, dünyadaki bütün acıların üzerinden yürüyerek geçmek demek değildi. Uhud’un yokuşlarında kanayan beden, kaybedilen yakınların ardından tutulan yas, bir insanın hidayeti için duyulan derin kaygı, Nebiliğin insanlıktan kopuk bir saltanat olmadığını hatırlatıyordu. Nebi, hayatın dışına çıkarılmış bir varlık değil; hayatın en ağır sorumluluklarını omuzlarında taşıyan bir elçiydi.
Öyleyse hangi hakla insan, Nebilerin çektiği çileyi küçümseyen bir kurtuluş masalına sığınabilir? Hangi cesaretle kendi şeyhini sorgulanamaz kılarken Allah’ın elçisinin hayatındaki sabrı, sadeliği ve mücadelesi karşısında gözlerini kapatabilir? Söyleyin, hangi cübbe yoksulun üşüyen bedenini ısıtır; hangi sarık yetimin başını okşar; hangi keramet, aç bir insanın sofrasına ekmek koyar? İnsanların acısına dokunmayan bir maneviyat, göklere ne kadar yükseldiğini iddia ederse etsin, yeryüzünde bir insanın gözyaşını silemediği sürece kendi iddiasının ağırlığını taşıyamaz.
Çünkü hakikat, yalnızca dilin üzerinde parlayan bir kelime değildir; insanın hayatında aldığı biçimdir. Adalet, güçlünün merhamet göstermeye tenezzül etmesi değil, güçlüyken de hakkı gözetmesidir. Merhamet, yalnızca kendi cemaatinin yaralarını sarmak değil, yabancının yarasını da insanın yarası bilmektir. İman, kendisi için cennet ararken başkalarına dünyayı cehenneme çevirmemektir. Bir insanın alnındaki secde izi, kalbindeki kibrin üzerini örtemez; dilindeki zikir, elindeki zulmü aklayamaz. İnsan, Allah’ın adını anarak da kendi nefsine tapabilir. Bunun en tehlikeli biçimi, kendi nefsini Allah’ın iradesiyle özdeşleştirmektir.
İşte o zaman şeyh, mürşit, âlim, lider yahut kurtarıcı adı altında yeni putlar yükselir. Bu putların taştan yapılmış olması gerekmez; bazen bir sözden, bazen bir korkudan, bazen sorgulanamazlık iddiasından meydana gelirler. İnsanlar onların önünde eğildikçe düşünce küçülür, vicdan susar, hakikat bir grubun sınırlarına hapsedilir. Soru soran yabancı, itiraz eden hain, farklı düşünen sapkın ilan edilir. Din, insanı özgürleştirmesi gerekirken insanın iradesini kuşatan bir kaleye dönüşür. O kalenin burçlarında kurtuluş nidaları yükselirken dışında kalanların feryadı duyulmaz.
Kur’an’ın çağrısı ise insanı bu kalelerin dışına, sorumluluğun açık ve çetin meydanına davet eder. Orada insan, soyuna, şeyhine, mezhebine yahut kalabalığına güvenerek yürüyemez. Orada herkes, kendi aklıyla düşünmek, kendi vicdanıyla tartmak, kendi davranışının hesabını üstlenmek zorundadır. Başkasının duasına sığınmak mümkündür; fakat başkasının ahlakını ödünç alarak yaşamak mümkün değildir. Bir topluluğa ait olmak mümkündür; fakat o topluluğun hatalarını hakikat diye savunmak, insanın kendisine ihanetidir.
Belki de bu yüzden en ağır yalnızlık, bir topluluğun dışında kalmak değil, kalabalığın ortasında vicdanıyla baş başa kalmaktır. Herkesin emin konuştuğu yerde kuşku duymak, herkesin alkışladığı yerde adaleti aramak, herkesin bir kurtarıcı beklediği yerde kendi sorumluluğundan kaçmamak kolay değildir. Bazen insan, bir ümmetin içinde tek başına kalır; bazen de tek başına kaldığında hakikate karşı sorumluluğunun başladığını anlar. Onun elinde kurtuluş belgesi yoktur. Kimse ona cennetin anahtarını vermemiştir. Yalnızca kalbi vardır; yanılabilen, korkabilen, düşebilen, yeniden ayağa kalkabilen bir kalp.
Ve belki insanı insan yapan da budur: Kurtulduğundan emin olduğu için değil, sorumluluğundan kaçamadığı için iyiliğe yönelmesi; cenneti satın aldığını düşündüğü için değil, bir başkasının cehennemine dönüşmekten korktuğu için adaleti seçmesi.
Çünkü nihayetinde mesele, kimin kimi kurtardığı değil, insanın kendisine emanet edilen hayatla ne yaptığıdır. Kim bilir, insanın en büyük yanılgısı kurtuluşu başkasının elinde aramak; en büyük uyanışı ise Allah’a yönelirken kendi sorumluluğuyla yüzleşmektir.
Ve belki de en sahici dua, cennetin kapısında kendine ayrılmış bir yer istemek değil; yeryüzünde hiçbir mazlumun, hiçbir yetimin, hiçbir çaresizin karşısında cehennemin kapısı olmamayı dilemektir.
Zira insan, başkasının kurtarıcısı olduğunu haykırırken kendi vicdanını kaybedebilir. Fakat hakikatin peşinde, bütün güvencelerinden yoksun kalsa bile yürüyen insan, henüz kurtulmuş değildir belki; ama kurtuluşun ahlakına en çok yaklaşan odur.
Mahmut Celal Özmen

